Durur zaman..Ne bir geçmiş ne bir gelecek vardır.Yıldızlar dökülür gökyüzünden
Ne bir düş ne bir umut vardır...
-Yum gözlerini…Bir yılan kıvraklığıyla koynuna girme vaktim geldi. En güzel kabusları tadacaksın şimdi
Göğsümü deş, Deş ve çıkar yüreğimi. Bak avuçlarının arasındaki parçalanmışa. Ömrünce yarattığın tek güzide esere bak! Hala yerindeyken sıcaklığı götür dudaklarının arasına... Ağır ağır Ama iştahla, Damla damla Ama dehşetle… Bula tenini, dudaklarını, gırtlağını, yüreğini kanıma...
Sanki ilk defa öldürüyorsun beni... Sanki ilk defa tadıyorsun beni! Tek günahın artık benim. Artık tüm günahlarım, azaplarım senin...
Bugün benim kıyametim. Tüm gazabım, vahşetim senin, Bir zaman tanrım olan sen gör diye!
Terk ediyorum rüyalarını işte, Yıldızlarım ve Ay'ım olmayacak yolunu ışıltan, Terk ediyorum diyarını, Sesim ve soluğum olmayacak ruhunu ısıtan, Yavaş yavaş çekeceğim bereketimi, Ve son bulacak erk'in, Dokunduğun her nimet, O an kuruyacak, Toz olacak...
Ve ben ki senin Tanrınım. Sen beni içinden atma cüretini gösterdin, Ateşle ve ağır ağır arındıracağım seni günahlarından…
Özlemle...
Issız çöllerdeymişçesine susarken sen, Ben çağlayanlarımı akıtacağım başucunda
Kanmayacaksın! Kanıma susayacaksın! Bereket dolu diyarımın kapılarını açacağım sana, Halil İbrahim sofraları olacak sonsuzluğa dek donatılanlar.Tek lokmasından dahi Tat almayacaksın! Tenime yanacaksın...
Nuru göz kamaştıran perilerimi çıkaracağım huzuruna,İlham alıp bir destan yaratmanı bekleyeceğim sonra… Oysa sen aklını benden alamayacaksın!
Ve ben fısıldayıp kulağına en huzurlu düşlere uyuyacağım;
1. Kendini bir şey zannetmek ve sonra, o zannettiğinin yakınına bile yaklaşmadığını fark edip tepetaklak olmak.
2. Birine kendini kaybedecek kadar aşık olmak... Kişiliğini, isteklerini, arkadaşlarını, aileni kısacası elde ne varsa her şeyini elinin tersiyle kenara itip, unutup aşkta savrulmak. Sonunda aklını kaçırıp, duvara çarpmak, parça parça olmak.
3. Güvenmek, çok güvenmek hatta salak gibi güvenmek. Sonunda kazığı yiyip oturmak.
4. Alkolle aranda denge ilişkisi kurmayı becerememek... Sınırsızca içip, sınırsızca saçmalamak. Ertesi gün uyanınca kendinden nefret etmek. Alkol demişken, sarhoş olup eski sevgilini aramak. Rica edeceğim bu bahsi 30 yaşına kadar kapatmış olalım.
5. Paranın hesabını bilmemek! Maaşını beş günde tüketmek sonra parasız kalıp evden çıkamamak. Aferin çocuğum...
6. Sağlığına değer vermemek... Sahip olduğun özellikleri ve güzellikleri görememek. Kendine kötü davranmak.
7. Sevgilini aldatmak! Şimdi bu niye gereksin? Gerekir gerekir. a. Aldatanları kınamadan önce anlayabilmek için... b. Aldatmanın heyecanı gittikten sonra ne kadar da pişmanlık dolu, ne kadar insanı kendinden soğutan bir eylem olduğunu anlayıp bir daha yapmamak için...
8. Annenle ya da babanla küsmek! Gençsin, saçmasın, kendini çok önemli zannedersin, annenle babanla küsersin. İçin için kınarsın onları, bağlantıyı kesersin. İyisi mi sen bunu 30 yaşına kadar bir kere yap. 30'dan sonra cızzz.
9. Tarzın ve yaşam biçimin dışında biriyle beraber olmak... Bütün arkadaşların sinir krizi geçirsin, annen hocalara gidecek kadar aklını yesin. Sen de, "Benim burada ne işim var" desen de orada durmaya devam et. Nasılsa bir süre sonra arkana bakmadan kaçıp gideceksin.
10. Bir dostunun kalbini kırmak hatta onu kaybetme seviyesine gelmek... 30 yaşına kadar bunu yap, yap da dostsuz kalmak neymiş gör. Gör de bir daha elin gitmesin oralara.
11. Para kazandığın, çalıştığın ve yalnız yaşadığın için kadınlık kurallarını unutacak kadar kendini özgür hissetmek... İki kadeh attıktan sonra tek gecelik ilişki yaşamak. Sabah uyanınca kahrolmak.
12. Söz konusu erkekler olunca, beklentiye girmek... Ah benim kınalı kuzum, 30'a kadar bu işi çözüver canım yavrum. Erkeklerden bir şey beklemeyeceksin. Nokta. Ünlem ve peşine bir ünlem bir ünlem daha.
13. Senden yaşça büyük ve işlerinde başarılı insanları gözünde fazla büyütmek... Onların her şeyi bildiğini zannetmek... Kendini küçük köpek yavrusu misali hissetmek. Bir gün bakıyorsun ki, gerçek öyle değil. İnsanları takdir etmek başka, onlara saçma bir biçimde tapınmak bambaşka.
14. 'El alem ne der' endişesiyle yaşamak... Saçına, başına, işine, sevgiline, yaşam biçimine, dans etmene, kıyafetine... El alem ne derse desin, 30'a kadar bir parça aklın varsa bu şapşallığı da halledeceksin zaten.
15. Ani kankalıklar yapmak... Biriyle tanıştığının ilk haftasında onu kankan ilan etmek. Her şeyi beraber yapmak, sırlarını anlatmak, onsuz bir an geçirmemek çok eğlenmek. Eh tabii haliyle en kısa zamanda da ortada bırakılmak, dolandırılmak, onun dedikoducular kralı olduğunu fark etmek. Tıpış tıpış eski kankalarına dönmek.
Dün ve önceki gün sabah gazetesinin günaydın ekinde köşesinde Ayşe Özyılmazel çok güzel bir noktaya değinmiş...kadının 30undan önce yapması gerekenler ve 30undan sonra şiddetle kaçması gereken hareketler bakalım bize hangileri uyuyor...
30 yaşına kadar yapılacak 45 çok güzel hareket
1. Bir müzik festivaline gitmek, çadırda kalmak, yerlere oturmak, avaz avaz şarkı söylemek. tamam bu hareket kız kıza eğlenirken kızlı erkekli kanka grubunda her yaş diliminde yapılmalı bence...
2. Bisikletle dolaşmak, paten kaymak, dağa tırmanmak, jet skiyle denizde uçmak, türlü türlü tehlikeli, tehlikesiz aktivite yapmak. yaptık,yapıyoruz
3. Yalnız yaşamak. Deneyip başarısız olup baba ocağına geri döndük
4. Erkek arkadaşınla aynı evde yaşamak. Bak bakalım evliliğe merakın kalacak mı kalmayacak mı? Yaşadık gördük olan modelde var olmayanda zaten ilişkiler bittiği an öküz öldü ortaklık bitti level’ına atlanıyor hemde o saniyede…
5. Derbi maçına gidip avaz avaz bağırmak.bu şık olmasada bir şey kaybetmeyiz
6. Gecenin kör vaktinde sokaklarda dolanmak. Beyoğlu'nda bütün barlara kulüplere girip zıplamak, sarhoş olmak. Tekila meselesini de 30'a kadar bitirip, vedalaşmak. Ah ah sanırım bu her daim olacak bir şey…aşkından derbeder olmakda ayrıca keyifli kendini keşfetmene yeni bir basamak oluyor dönem dönem seviyoruz ayrılık serzenişlerini insan olduğunu hatırlatıyor bana kalırsa
7. Meslek sahibi olmak. Bunuda hallettik
8. Tahammül edemediğini hissettiğinde aniden iş bırakmak. bu 30dan öncede sonrada zor gibi malum hayat çok sert b planı olmadan asla!
9. Tek başına yurt dışına tatile gitmek. Yeni yerler keşfetmek, kaybolmak, tanıdık yerler yaratmak. Bekle beni interrail geliyorum!
10. En az bir tane hakkıyla güzel ve sağlam bir ilişki yaşamış olmak. Oh çok şükür!bunuda yaptık gene olursa hayır demeyiz
11. Sırılsıklam aşık olmak. Şahane bişi yanıtım 10 ıle aynı
12. Terk edilmek, perişan olmak. Kötü görünse de o da güzeldir be... saygıyla eğiliyoruz
13. Depresyona girmek. Evden çıkmamak, kimseyle konuşmamak, yıkanmamak, kendinle baş başa kalmak. Sonunda nasılsa çıkacaksın o depresyondan.bravooooo buda yapılmıştır tarih tekrar eder zaten :)
14. Flört etmek, flört etmek ve yine flört etmek... bunun sözlük anlamını bilemediğim için no comment 15. O çok istediğin müzik aletini çalmayı denemek. Denedik deniyoruz
16. Mini eteğin keyfini çıkartmak! Yahu beş gün sonra bana mini etek yasaklanacak mı? Hadi oradan! Olmasada olur
17. Sevgilinin kıyafetlerini giymek. Her daimJerkek kankalarda olur
18. Kızlarla evde toplanıp dibine kadar yiyip, içip, sınırsızca ve terbiyesizce dedikodu yapmak. Kadınlar biraraya geldimi başka ne yaparlar ki? ortamda 2kadın olması yeterli sebep
19. Profesyonel birine müthiş fotoğraflar çektirmek. O genç halini yıllar sonra da görmek ve göstermek ister insan. :)
20. Evlenip boşanmak. "Çok şık oluyor" diyorlar, ille de yapın, evlilik takıntınızı atın. Gerek yok!!!
21. Karşı cinse "Seni seviyorum beni bırakma" diye yalvarmak. 30'dan sonra aslaaa!!! Hahahaha
22. Aynı insanlarla gün doğurup, gün batırmak. Heyoo
23. Üç gün uyumadan eğlenmek. Buda tamam
24. Tıka basa tatlı yemek. Heyo yaşasın yemek yemek
25. Halay başı olmak! Ben oldum, hakkını veremesem de süper! Almayayım
26. Kendinden yaşça büyük en az bir tane arkadaş edinmek. Tecrübelerinden, sükunetlerinden ve bilgilerinden faydalanmak.iyiki varlar!
27. Bir şey biriktirmeye başlamak. Artık neyi seviyorsanız, benim plaklarım var mesela. Çöp eve sahibim neredeyse
28. Yemek pişirmeyi öğrenmek. Hatta tipinden beklenmeyecek yemekleri çok iyi pişirmeyi öğrenmek. Zeytinyağlılarda üstüme yok!
29. Bir filmi sahne sahne ezberlemek. Favorim olan herşeyi noktasına kdr hatırlarım
30. Evlenmemek... Bu arada en yakın kız arkadaşlarını sırayla evlendirmek.bu da yapılanlar arasında devam ediyor
31. Yırtık jean ve spor ayakkabılarla en ağır ortamlara bile girmekten çekinmemek. Gençliğine güvenip kimseyi sallamamak. Dönem dönem evet
32. Anneni karşına alıp, 'reklamlar bitti şimdi bana gerçek duygularını anlat' konuşması yapıp, anneni bir anne gibi değil, bir arkadaş gibi başından sonuna kadar dinlemek. Biraz şaşırtıcı olabilir ama kuş gibi hafiflersin. İlişkimiz hep böle oldu…iyi ki varsın mammi
33. Anne demişken, annenle baş başa zaman geçirmek. Her zaman
34. Masaların üstünde dans etmek. Olmasada olur
35. Ofsayt nedir öğrenmek. Geçiniz
36. Neyi sevdiğini, neyi sevmediğini öğrenmiş olmak. Değişken bir durum moody mode orantılı
37. Şarkı yazmak, resim yapmak, fotoğraf çekmek, yazı yazmak...ben bu işi bitirmişimJ
38. Nasılsa verebileceğini bilerek kilo almak. Aman, 30'dan sonra riske girmeyin!
39. Sigarayı bırakmak!
40. Jartiyer giymek. Tamam, taşırken çok sevimli değil, düşüp duruyor ama yine de giymeli.
41. Kız kıza tatile çıkmak.
42. Sağlam erkek arkadaşlar edinmek, erkekler hakkında bilgi toplamak, erkek dünyasını anlayamasak da ucundan koklayabilmek.
43. Tekrar tekrar okuduğun 'en sevdiğin' kitaplarının olması, her gün okuduğun yazarları belirlemiş olmak, onları okumadan güne başlamamak.
44. Sadece tek bir konser izlemek için kalkıp yurtdışına gitmek.
45. Bu da Eda'dan: En az dörtbeş kişiyi kendine aşık edip, hepsinin etinden sütünden faydalanmak. Sonra yapamıyorsun çünkü! Çok kötüsün Eda!
Eveet geldik sona…ben evlenme kısımları dısında evlilik konusu dısında herşeyi yapmışım yapmaya devam edicem…son maddelere harfiyen uyan bir kadınım..ama evlilikmiş boşanmakmış bana uzak olsun...
Bir haftadır orada burada geziniyorum. Ancak bugünün planı kesinlikle yapılması gereken türden bir plandı. 8 Kasım'a kadar sürecek olan 11. Uluslararası İstanbul Bienali'ne gitme planı yaptık. Üstüne de sinema sezonunu açtım. Yani tam bir "Sanat Pazarı" yaşamaya başladım.
Bir tanım yazalım öncelikle...
BİENAL : Fransızca biennal (iki yılda bir olan). "iki yılda bir tekrarlanan yarışma, şölen, sergi vb. olaylar" için kullanılmaktadır.
İtalyanca "her bir diğer yıl" anlamına gelen ve iki yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen addır. Çoğunlukla kültürel veya sanatsal faaliyetler için kullanılan bir terimdir. En eski bienal 1895'ten beri düzenlenen Venedik Bienali'dir.
Türkiye'de de 1987 yılından beri düzenlenen ve her iki senede bir tekrarlanan Uluslararası İstanbul Bienali bulunmaktadır.
Peki bienalin sözlük anlamını öğrendik aklımızda biraz daha netleşti diyelim peki ya KÜRATÖR ne demek??
KÜRATÖR : küratörün rolü müzeden müzeye değişir. fakat küratör hiçbir zaman, 'müzeden sorumlu kişi' değildir; çoğunlukla, sorumlu olan yöneticiye yakın bir kademededir. küratörün görevleri ;
(1) müze için eser satın almayı,
(2) depoda korunmasının denetlenmesini ve
(3) onu sergilemeyi, sergiye koymayı kapsar. bu geleneksel görevler, sürekli serginin idaresine ve ek olarak, geçici sergiler düzenleme işine dayanır.
aslında bu, kendini modern sanata adamış küratörlerin temel görevidir. bu alanda yaratıcı bir çaba göstermek ve sergileyeceklerine karar verirken gerekli araştırmayı yapmak zorundadırlar.
küratör herhangi bir anda; sergiler için sanat dünyası tarafından sunulan çoklu olanakların içinden, sunmak istediği şeyi seçer ve projenin uygulanabilirliğini hesaplar. bu nedenle, dört bir yandaki sanat hakkındaki etkili bilgiyi ayıkladıkça, görevi, üretim öğelerinden biri olmaktır. bir sergi ortaya koyduğunda konumu değişir: sergi ziyaret edildikçe müzenin üretiminin bir parçası olarak takdir edilir. böylece küratör, bir kurum olarak müze ile tüketiciler olarak halkın arayüzünde durur....
Bu seneki bienal Bertolt Brecht'in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası olan "İnsan Neyle Yaşar" başlığıyla sergileniyor. Bienalin küratörlüğünü Zagrebli dört kadından oluşan küratör kolektifi What, How & For Whom (WHW) üstlenmiş. 40 ülkeden 70 sanatçının 141 eserinin sergilendiği 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin temel sergi alanı her zamanki gibi Antrepo No.3. Bunun dışında yine Tophane'deki Tütün deposu ve Feriköy Rum Okulu'nda sergilenen eserleri de aldığınız bienal biletiyle gezebiliyorsunuz. Ben bugün yalnızca Antrepo No.3'ü gezebildim.
İşte karşınızda Bienal Favorileri listem
* Kudüs'te yaşayan Jumana Emil Abboud adlı sanatçının hazırlamış olduğu Nar adlı video çalışmasına bayıldım. Dökülen nar tanelerini yeniden kabuğuna yerleştirmeye çalışan bir kadının ellerini izliyorsunuz. Bu zahmetli ve anlamsız görünen çaba, aslında şiddetli yerinden edilme durumlarının etkilerini yok etme çabasına dikkat çekiyor. (Elbette kitapçıktaki açıklamayı okumadan bunu anlamak mümkün olmuyor. Ama bu amaçla çekilen bir video olduğunu bilerek izlediğinizde de yaratıcı anlatıma hayran kalıyorsunuz.)
* Zanny Begg'in Şeker mi (Şaka mı) adlı çalışması da beğendiklerim arasındaydı. Sermayenin her yerde hazır ve var olma niteliği ile maksimum kâr sağlama amaçlı yapılan gösterişli eylemlerin yorumlandığı bir çalışma.
* 1997 yılında hayatını kaybetmiş Alman sanatçı Brehmer'in Bir İşçinin Ruhu ve Hissiyatı adlı çalışması ilginçti. Üretim süreci sırasında işçinin ruh halini grafiksel olarak gösteren bu çalışmada kapitalist sisteme bir gönderme var.
* 1998'de Paris'te kurulan Bureau D'etudes adlı medya kolektifinin Terörün Yönetimi adlı çalışması kesinlikle çok güzeldi. Geride kalan gizli orduların ve bunların başlıca operasyonlarının 1950'lerden bu yana tüm dünyada nasıl birbirleriyle bağlantılı olduklarını bir harita üzerinde gösteren bu çalışmada 1 Mayıs 1977'de Taksim Kazancı Yokuşu'nda yaşanan facia ve Ergenekon da yerini almış.
* Hemen girişte yer alan Wafa Hourani'nin Kalendiye 2087 adlı enstalasyonu süperdi. Kalendiye askeri kontrol noktası ve mülteci kampının gelecek projeksiyonunu keyifle inceleyebilirsiniz.
* Beyrutlu sanatçı Rabih Mroue'nun üç video çalışmasından Ruhla, Kanla adındakine bayıldım. Yurt, soy ve fedakarlık kavramları üzerine bir toplum yaratılmasının yanlışlığına gönderme yapan çalışmanın sonu çok etkili! Farklı olanın kim olduğunu görmek içinizi burkabilir.
* Mohammed Ossama'nın Adım Adım adlı çalışması sanatçının mezuniyet projesiymiş. Bu video çalışmasında da köylü nesilleri vatandaş-askere dönüştürme süreci sonrasında toplumun şiddeti nasıl normalleştirdiğini ve haklı gösterdiğini görebiliyorsunuz.
* Etcetera'nın Erörist Kabare çalışması da favorilerimdendi. Bir şarap şişesinin, palyaçonun ya da çay fincanının düşüncelerini duyabildiğiniz bu çalışma ile "Erörizm" terimiyle tanışacaksınız.
* Kavafis severler Kahireli ressam Anna Boghiguian Kavafis'in şiirlerinden oluşturduğu 50'den fazla illüstrasyon çalışması.
Aklıma ilk gelenler bunlar olsa da başka birçok ilgi çekici eserin olduğunu belirtmeliyim. Bazıları fazla anlaşılmaz olsa da ve birçoğunda "İnsan Neyle Yaşar" temasıyla bağlantıyı kurmakta zorlansak da ben yine de bu seneki Bienal'den keyif aldım. Girişte 2 TL'ye satılan Bienal kitapçığını mutlaka almanızı ve kitapçığınızdan yardım alarak sergiyi gezmenizi öneririm. Hem unutmayın, insan sanatla yaşar! :)
İnsan Neyle Yaşar? Özellikle Tek Sayıyla Biten Yıllarda!
Ne istemiştim biliyor musun, seni tanısam da sevsem demiştim,o gün demiştim ki sana " beni sevişini merak ediyorum" başkalarınla kelebek gibi tüm hücrelerimdeydin... sonra...Ne oldu da hep karşı karşıyaydık, aynı masada başkalarıylaydık konuşmazdık...
Yaz geldi hatta gitti kış geldi bile... istemiştikki Sigaramızı, tulumumuzu alsak yanımıza. Şöyle dağa denize gitsek, ilk orda öpüşsek, ilk orda sevişsek denizin gözleri önünde. Tüm gece göğsünü sevsem, tüm gece bize baksak bizi sezsek. Sabah da kahvaltı da özümlesek, her şey biz uyandığımızda başlamış olsa, yeniden can bulsak kendimizde.
Ne düşünmüştüm biliyor musun, her tepede sevişsek güneş doğar-batarken, her köşede toplumdan çekinsek de utanarak bakışsak bizim bildiğimizi herkesin bildiğini düşünerek...
Her sigaramda parmaklarımın narinliğini görsen detaylarındaki estetiğe hayran olsan, ilk nefesim senin nefesin olsa son nefesimi de gene sana versem yeminlerimiz vardı bizim oysa...
Oysa ki; İstanbul’a dönecektik köşelerimize çekilip, gördüğümüz her rüyaya birbirimizi ekleyecek 'yalan ya bunlar' deyip sehpaya tekme atar olucaktık oturduğumuz yerden.
Sonra da gerçek dünya edebiyatıyla zamanı geçiştirip topu ortaya atacaktık, Bunları bir yana bırakıp 'hadi ya kaldır bir taraflarını” diyecektim...
tünelde buluşup ağzımızın suyu akana kadar öpüşüp, dilimize tuz tadı gelecekti... Gene birbirimize âşık olup sarhoşluğumuza içecekti halbuki... Kalkıp şöyle tünele doğru yürümeliydik o sessizlikle, Taksiye binip sana gidecektik benzinciden dört bira daha alıp... Ben bira'ları getirecektim önden, bir bira bir sigara daha içip banyoya girecektik. Oturup karşılıklı küvete, sessizce birbirimizi süsleyecektik daha. Kalkıp yatağa yönelecek, öylece sızacaktık, cam açık yaz ılık.
Günlerden pazar olucaktı hergün, gözlerimi açmayacaktım yine sen görene kadar gözlerimi. Nefesim kesilecek, gülüşsek, güzelliklerimizi görecektik. Öğleden sonra seni de uyandıracaktım kahvaltı edecek, ki ben hayatımdaki ilk uzun sabah kahvaltılarını seninle yapmıştım seninle anlamlıydı sabah kahvaltıları...
Ayları devirsek ve bir gün bana telefon açıp işten çıkınca buluşalım desen, ikimizde farkında olsak ne diyeceğinin. Bu sefer meydanda tramvay durağında buluşsak bir tek şey söylesen, artık doyduğumuzu belirten ben de kendime söyleyebilsem sayende, mutlu bir şekilde ayrılsak. Uzun bir aradan sonra ilk defa ilişkinin olgunlaştırıcı etkisiyle ölü derimi atsam, senin gidişinle bir kere daha doğsam. Ne istiyorum biliyor musun,
Bir gün karşılaşacağız zaten, hedeflerimiz yakın duruyorlar gelecekte...
aynı terasa açılıyordu, yanyanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda. sabahları ya da akşam üzerleri karşılaşıyorduk. ortak duş, ortak mutfak, çekingen bir selamlaşma. aynı terasta yanyana kuruyordu çamaşırlarımız. bu ürpertiyordu beni. acemi, tutuk bir kaç sözcük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta seyrediyorduk günbatımını. bu da ürpertiyordu beni.
ışığın azalan şiddetinde yanyanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine. elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında. sahildeydik ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda da. sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu. pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. ikimiz de yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında...
oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler. birbirinden kamaşmaya başlamıştı. tenlerimiz, dokunmasan da, yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü. aramızdaki çekim tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara. o akşam terastaydık gene. gün çoktan batmıştı. çamaşırlar asılıydı, uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları... nedense herzamankinden başka bakıyordun bana. sonra usulca dedin ki: "ilk kez birinin tenine dokunma isteği duyuyorum içimde." benim için yaz başlamıştı. "dokun öyleyse" dedim. sustun. uzun uzun baktık birbirimize. kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu yüzünün derinliklerinde...
sonra hiçbir şey söylemeden usulca kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. saatlerce orada, gecede ve terasta kaldım. sabah uyandığımda, odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin, baktım... yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgarda.
bir daha hiç rastlamadım sana. hiçbir yerde, hiçbir yazda. düşünüyorum aradan onüç yıl geçmiş. onüç yıl içinde uyanan o isteğin anısı saklı duruyor mu sende?
birden adını hatırlamadığımı farkettim bunu yazarken. ama terasta çırpınan havlunun rengi hala gözlerimin önünde...
onüç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde, neden ansızın aklıma düştüğümü sordum kendime.
sonra anladım: "bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiç bir seferinde!"...
Onunla beraberken ruhum delice hareketlen, duygularım dağdan yuvarlanan çığ gibi “yerinden kopan” ve sırtımdan aşağı derin ürpermeler geçirerek aşka doğru “yola çıkan” benim.
Onu hayatımın içine almak istediğimin, hep yanımda görmek arzusunun ve onunla yaşanacak bir geleceğin tutkulu dileklerinin ateşli nöbetlerine yakalanıp, yinede “şikâyet etmeyen” benim.
O insanda kimsede görmediğim “farklı” güzellikler ve özellikler bularak, değeri anlaşılmamış özel birisi olduğuna “inanan” benim.
Onun sesinin, bakışının yüzünün ve bedenimin mıknatısına değdiğinde “kendini bırakan” benim.
Elim eline değdiğinde ve dudağım dudağıyla buluştuğunda, yaşamanın anlamının tümden değiştiğini ”düşünen” benim. Tenimin en “kuytu” yerleri onun tenine açıldığında, yeryüzünde cenneti bulmuş gibi ”mutlu olan” benim.
Belki de her yerde duyabileceğim fikirler onun ağzından çıkınca içinde “keramet“ bulan benim. Aşkımı dipsiz sonsuz sorularla yaşarken, bir dergâhın çilekeşi gibi acı çeksem bile sevgiliye “mürit olan” benim.
kontrol, aşkın içine girmesini engelleyen bir prezervatifti ve bu prezervatif onun sadece ve sadece beyniydi! Her şeyi, sevişmeyi bile beyniyle kontrol edebilir, aşkın içine boşalmasını ve ondan hamile kalmayı engellerdi. Üstelik bu prezervatif ne delinirdi ne de çıkarılıp atılabilirdi.
ilişkilerin sonlarını kaldırabilecek midesi olan kadınlardan değilim. Ben Onlardan değilim. Üzülürüm. Üzüldüm…
- Her şeyi yalandan sayar bir tek aşka inanırdım. Bir çocuk kadar olamazdım. Büyüdüğümü sanır, bir kadın gibi aşka dayanır ve bir kadın kadar bile yıkılmazdım! Benim ölümlerim benim yüzümden oldu! Benim katilim benim aslında! Aşktan Ölürdüm. Hep öyle öldüm ben! Kolum kanadım kırılmadı sevdiğimde, canım yanmadı sadece. Saçlarım tutuştu, dudaklarım tutuştu, kasıklarım tutuştu ve ben, ahmak ben, kendi kokumdan zehirlenecek kadar ölüme hazırdım âşıkken! Ellerim titrerken kendimi öldürmekten korkardım. Ya bir daha âşık olamazsam?
Kimisi penis diyorlarmış hissettikleri zevke, ben aşk diyormuşum! Onlar orgazm oluyormuş bir adama dokunduklarında, ben âşık! Onlar garip sesler çıkarıyorlarmış adam içlerindeyken, ben şarkı söylüyormuşum adam içimdeyken! Penis ve kalbi ayırt edemeyecek kadar aptalmışım! İki seçenek vardı büyürken bana öğretilen: Ya “sevişecektim” ya da “âşık olacaktım”. Onlar bana bunları iki seçenek diye sunmuşlardı ama ben açgözlü biri gibi ikisini de çaktırmadan cebime atıvermiştim. Yaptığım bu hırsızlığın bir gün benden “hayatımı”çalacağını hiç düşünmemiştim…
Aşk demeyin. Kalbimin canını çok sıktım! İçimdekileri biriktirdim ve yazdım işte. Suskunluğumu seslendirmeyin sakın. Siz zevk almayı bilirsiniz ben acı çekmeyi. Sevişirken acı çekiyorsa bir insan, âşık değildir derim. Siz beni taşa tutarsınız, ben sizin zevkinize gıpta ederim. İsterim! İstemez miyim? Bir adamı içimde büyütmek istemez miyim? Bir adama içimi hediye etmek istemez miyim? Ama ben sevişmeyi bilmem! Aşkı bilirim. Sevişirsem aşkımı da yanımda getiririm. Kimse kabul etmez bunu ve bilirim ki ben yine ertelenirim…
Bir süre savaş verip sonra vazgeçip, hiçbir erkeği heyecanlandırmamak için erkekleşmeye çalışmak nasıl bir karmaşadır bilir misin? Aşka tutunmasaydım, aralarda sıkışıp kalmayacaktım! Arkasından gitmeyi göze aldığım tüm adamlar bana baş kaldırdılar! Hala içimde bir aşk hissedebilecek kadar bir kalp taşıyorum, ancak bunu kaybetmeye o kadar niyetliyim ki… Kimsenin aşkına gebe kalmak istemiyorum. Bir kadının içi bu kadar mı çocuk tutmaz. Bir kadın kaç çocuğun daha katili olabilir ki? Birilerini böyle sevdikçe ve gittikleri yerleri onlarla birlikte eleyince duraklara koşmama gerek kalmıyor anlıyor musun şimdi beni? Neden evden çıkmak istemediğimi? Gidecek yerim çok az artık da ondan!