Uzun süredir severek kullandığım Bioderma Sensibio H2O ile ilgili deneyimlerimi ve nasıl kullandığımı sizlerle paylaşmak istedim.

Özellikle hassas ciltler için tek adımda göz, dudak ve cildi temizleyen hepsi bir arada özelliği ile Sensibio H2O cildi hızlıca temizleyip, rahatlatan bir ürün…

Benim en çok sevdiğim özelliği makyajımı temizledikten sonraki adımda makyaj kalıntılarını ve ciltteki fazla sebumu tahriş etmeden temizlemesi oldu. Ürünü makyaj diskine döküp cildi hafifçe silmek makyaj kalıntılarını temizlemek için yetiyor, ekstra cildi ovalamaya gerek kalmıyor. Özellikle Hassas ciltler için kullanılabilen bir temizleme suyu olduğu için tahriş etmeden temizliyor.

Nasıl kullanıyorum?

Farklı ürünler kullanmama gerek kalmadan tek seferde bir makyaj pamuğu yardımı ile hem cilt, göz ve dudak makyajımı hem de cildimdeki fazla sebumu arındırabiliyorum.

Makyajınızı hem tek seferde temizlemek, hem de göz ve dudak dâhil tüm cildinizde kullanmak istediğiniz bir temizleyici arıyorsanız, hafif yapılı ve etkili bir ürün olan Sensibio H2O hassas ciltler için durulama gerektirmeyen temizleyici, makyaj çıkarıcı ve yatıştırmaya yardımcı bu ürünü mutlaka denemenizi öneririm.

Not: Ürün piyasadaki benzer ürünlere göre biraz pahalı, ama kesinlikle hakkını veriyor. Ürün 100 ml, 250 ml ve 500 ml'lik boyutlarda satılıyor. Özellikle 500 ml'lik boyunu almak mantıklı. İnternetteki kozmetik sitelerindeki 1+1 kampanyaları da kaçırılmamalı.


İş hayatım gereği uzun saatler topuklu ayakkabılarımla ile neredeyse gün boyunca saatlerce ayakta kalabiliyorum. Biz Kadınların vazgeçilmesi topuklu ayakkabılar belki dışarıdan çok şık görünse de, topuklarımda ve parmak altlarında oluşan sertleşmelere neden olmaya başlamıştı. Ayaklarımda oluşmaya başlayan şekil bozukluğundan ise bahsetmeme gerek yok sanırım :)


Banyo esnasında amatörce uyguladığım ponza taşı bakım işlemi hiçbir zaman istediğim etkiyi yaratmadığı gibi bazen de topuklarımda derin hasarlar oluşturarak neredeyse ayakkabı giyemez bir hale geliyorlardı.








Ta ki @Fikrimühim sayesinde ilk kez deneme fırsatı yakalalığım Scholl Velvet Smooth Express Pedi Elektronik Ayak Törpüsü Elmas Taneleri ürünü ile tanışana kadar.

Kullanmaya başlamadan önce benim için arada sırada kullanacağım bir ürün olması endişesi yaşıyordum.

Gün içerisinde 24 saatin hiçbirimize yetmediğini düşünürsek, 5 dakika gibi çok kısa bir sürede, daha az yorularak pürüzsüz topuklara Scholl Velvet Smooth Express Pedi Elektronik Ayak Törpüsü Elmas Taneleri sayesinde kavuşabiliyorsunuz.

Ucundaki özel döner başlık 360 derece dönüyor ve ayak parmak kenarları da dahil derisi sertleşen bölgelere rahatça ulaşıp nazikçe temizliyor. Kuaförde pedikür esnasında uygulanan törpüleme işlemi benim biraz canım yakıyordu ve hiç hoşuma gitmeyen bir deneyime dönüşüyordu. Scholl ile bu acı neredeyse hiç yok…

Başlık tercihleri az, orta ve çok sert deriler olmak üzere 3 farklı sertlik dereceleri mevcut. Siz ayaklarınıza uygun başlığı alıp takabilirsiniz. Benim deneyimlediğim döner başlık çok sert deriler için üretilmiş. Hassas bir cilde sahip olmama rağmen herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmadım.


Nasıl kullanıyor?
Ürünü kullanmaya başlamadan önce ayaklarınızın kuru olması yeterli. Ölü derilerin üzerinde tek sefer geçmek yeterli oluyor. Topuklarımda çok kalın tabakalı ölü deriler olmadığı için üstünden hafifçe geçmek yeterli oldu. Törpü işleminden sonra, ayaklarınızı ister Scholl Topuk Çatlağı kremiyle ya da kullandığınız herhangi bir ayak bakım kremi ile nemlendirerek ayak bakımınızı 5 dakikada içinde tamamlamış oluyorsunuz.

Ürünün su geçirmez özelliği bulunmadığı için ıslatmadan kullanmanızı tavsiye ederim.

Ürünün ilk deneyim sonrası hissettiğim sonuç kesinlikle mükemmel bir ürün olduğu.
İlk kullanım için oldukça önemli bir deneyim olduğunu düşüyorum.

İşe yaradı mı? Evet, kuaföre gitmeden sertleşen topuklarımı yumuşattı.

Evinizde en fazla 5 dakika içerisinde daha yumuşak, daha pürüzsüz ayaklara kavuşmak istiyorsanız Scholl Velvet Smooth Express Pedi Elektronik Ayak Törpüsü Elmas Taneleri'ne bir şans verin..

Teşekkürler Scholl Teşekkürler Fikrimühim.


Not: @fikrimühim ve @schollturkiye hesaplarına girerek diğer kullanıcıların olumlu - olumsuz yorumlarını inceleyerek detaylı bilgi öğrenebilirsiniz...




Bundan tam tamına 10 sene önce hayatımının ilk aşkını bir çok ilkini yaşadığım zamanlardı...

hayatımda sevdiğim bir adam vardı...

Adam, başkası uğruna beni terk etmişti...

çocuktum...

büyümeye çalışıyordum...

onunla büyüyordum...

Doğrularımı ona göre şekillendirmeye çalışıp, yanlışlarımı ona inat yapıyordum.

dedim ya çocuktum...

gitti. geldim. koştum. ağladım. kovaladım. kaçtı. kaçmadım.

kaçma artık geldim dediğinde ya da ben öyle sandığımda; 18 yaşında ki çocuksu duygularla bıraktığı kız değil, Artık kocaman bir kadındım...

Mesela aldatma kelimesi ilk kez o yıllarda kelime hazneme eklenmişti.

Bu yazıların ilk sahibiydi...

Bu yazıların ilkleri hep onun yazdırdıklarıydı...

burayı hiç biliyor mu okuyor mu emin değilim...

Yıllar içinde inişli çıkışlı, tasfiyelerle dolu bir arkadaşlık ilişkimiz oldu...

Hiç sormadı tabii içtenlikle ''Nasılsın'' diye...

ta ki ne zaman, neden olduğunu hatırlayamadığım bir nedenle koptuk...

Bu kopuşlarımızın üzerine bir gece yarısı....

iletişime geçmeyi denedi...

benim için kötü dilekleri vardı...

bu kadar  benden nefret etmesinin sebebi ne olabilirdi ki?

Ben terk etmedim, ben aldatmadım?

ama ilginç bir tesadüftür ki, onun arkadaş ortamından tanıdığı bir adamla evlenmiştim.

sanırım tüm nefreti bu yüzdendi...

bunu öğrenmek için sanırım 2 sene bekledim, 2 sene anlamaya, öğrenmeye çalıştım...

Sonunda bir gün telefonu çevirdim, tam karşımda duruyordu...

Mesela telefonu genelde ''Alo'' diyerek açmazdı... ''Alo'' nun tonunda ki hassasiyetin ne demek olduğunu biliyordum. Bende benzer bir tavırla konuşmaya başladım bir anda...

gardımı almalıydım yine...

tanıyordum bir zamanlar sevdiğim adamı...

hiç değişmemişti....

Eğer becerebilseydik o gün o telefonda Nasılsın diyecektim...

Umarım iyisindir.


hep iyi ol...












Sanat mezunu, bölüm üçüncüsü, tasarımcı olmak isteyen genç bir kız olarak gittiğim iş görüşmelerinden; 'Güzelsin n'apalım... Burası karışır, alamayız seni' cevaplarıyla çıkıp yıllarca iş bulamadım... Daha sonra haspel kader girdiğim aile şirketlerinin patronları tarafından 'Çok güzelsin ve iyi giyiniyorsun' başlığı altında patron eşleri tarafından işten çıkarılmaları da gördüm bu iş hayatımda...

Tam hatırlayamamakla birlikte neden nasıl böyle bir duyguya kapıldım bilmiyorum ama 'bilmem kim amca' olayını hiç sevmem....

AMCA sevmem... büyük bir olasılıkla hafızam  kötü olayları sildiği için 'abi, amca' sevmem...

mesela çok net hatırladığım taciz olayları,
  • 11-12 yaşındayken arkadaşımın abisi ve kuzeninin evcilik oynayalım diyerek göğüslerimi ve cinsel organımı ellemeye calışması,
  • Öğrencilik boyunca şu yol bitsin, bi an önce eve varayım korkusuyla dolmuştan inip deli gibi koşmaya başlamak,
  • Konserlerde değdirmek için yırtınan adamlardan kaçmak için kaç kere yer değiştirdiğim,
  • 13 yaşındayken erkek arkadaşım tarafımdan zorla sevişmeye çalışması, neredeyse tecavüze yeltenmesi,
  • İş görüşmesi için gittiğim, herkes tarafından bilinen bir kurumsal şirketin genel müdürü tarafından aylarca telefonla taciz edilmem, ve hatta bu olayı anlattığım dostum sandığım kişilerin kocama karşı beni orospu başlığı altında nitelendirmeye çabalamaları...
Laf atılmasını normal karşılar, aman bulaşmasın da söylensin gider dedik. 

daha yüzlerce örnek var...

Her kadının yaşantısında bu örneklerden vardır zaten...

Hangi kadın hayatını en az bir kere olsun taciz edilmeden geçirebildi ki? 

Hangi kadın güzel gözükmek için giydiği elbiseden, yaptığı makyajdan utanmadı ki? 

Sırf bir tarafına sahip olamayan, beyin yerine küçük bir organla yaşamayı seçen yaratıklar yüzünden kimseye söyleyemediğimiz şeyler yaşamadımı ki?

Çünkü; korktuk, korkutulduk her defasında...

Kimi zaman bir taraflarımız ellendi kimi zaman güvendiğimiz insanlar tarafından cinsel ilişkiye zorlandık. Bilemezsiniz hangi kadının ne yaşadığını, bilemeyeceksiniz de! 

Çünkü biz anlatmaya dahi korkuyoruz. Çünkü biz bu olanları anlattığımızda yine o saçma sıfatları yerleştireceksiniz ismimizin önüne. 

Ne canlar gitti kendini bilmezlerin, sapkınların yüzünden. 

Hiçbirimizin haberi olmadı, olmayacak da! 

illa bir yerde bir kadının vahşice katledilmesi gerekiyor, bizim neler yaşadığımızı anlamanız için...

unutmayın! artık unutturmayın kadınların sizin ihtiyacınız için yaratılmadığını! 

Aynı şeyi en yakınınız yaşayabilirdi bunu unutmayın! hatta bu sapkınların size bile aynı şeyleri yaşatabileceğini unutmayın!

Kocaman bir derin nefes sonrası merhaba...

Çok uzun zamandır kendi blogumun sadece okuyucuydum, neden derseniz blogger'lık meslek olmaya başladığı anda bir anda elimi eteğimi çekesim geldi...

yukarıda ki cümleden sonra ''Kim bu ukala?'' dediğinizi duyar gibiyim....

Aslında Dijital dünya'ya yeni giriş yapan insanlara danışmalık yapıyorum...yani yazar burada kendi söküğünü dikemiyor... :)


neyse...

Yepyeni yazılarla gündemi mümkün olduğunca sıkı takip edip düşüncelerimi sizlere de aktarmak istiyorum...


Umarım okursunuz, daha çok okutur beni neşelendirir, sevindirirsiniz...

yazın bana olur mu? tavsiyelerde bulunun...

giriş yazısı bu kadar,

geri dönüyorum...


Tebrikler.

Hayatınızın Aşkını buldunuz...

Hayatınızın aşkıyla dolu dizgin meşk ederken, aşağıdaki hikayeden ibret alarak ne yapıp ne yapmamanız gerektiği konusunda kendi hayatınıza yön veriniz.


Önceleri çok çaça bir sosyal hayatınız vardı.



Sabahlara kadar dans.



Arkadaşlarla tatillere gitmeler.
Her gün dakikalarca telefon konuşmaları.




Sonra bir gün hayatınızın aşkını buldunuz.



Çılgınca bir aşk.




Delice bir sevda.




Aşkınızı göklere yazasınız geldi.




Arkadaşlarınızla da buluşmaya devam ettiniz ama sürekli sevgilinizle mesajlaştınız.






Sohbetlerinizin ana temasıydı.




Hatta gitgide sevgilinizle birbirinize benzemeye başladınız.



Arkadaşlarınızı pek açmadı bu sürekli sevgili sohbeti ve git gide daha az görüşmeye başladınız.




Siz sevgililiğe tam gaz devam. Gelecek planları da yapılmaya başlandı.




Yüzüğün gücü sizi iyice ele geçirmişti artık.





Derken bir gün Facebook’ta gezerken…





Arkadaş grubunuzun bir sürü yeni fotoğrafına denk geldiniz ve içlerinde siz yoktunuz!





Nasıl olur? Neden siz yoktunuz hiçbir fotoğrafta?





“Canım çünkü hep sevgilinlesin sen”





Fakat?





(Hemen sevgilinin yanında belir) “Sevgilim bana böyle böyle dediler çok mutsuzum”





Sevgili: Boşver bir tanem, üzme tatlı canını.





“Üzmeyeyim dimi? Nasılsa artık sonsuza dek dip dibe kıç kıça olacağız dimi?”




“DİMİ”




O sırada sevgili.


kaynak: http://vasisdas.com/iliskinizin-sosyal-hayatinizi-ele-gecirdigine-dair-belirtiler/

  • Evlenmeden önce en az 2 sene flört edin
  • Evlenmeden önce flört ettikten sonra en az 2 sene aynı evde oturun.
  • Birlikte oturmaya başladığınız ilk 6 ay sizin cicim aylarınız olacak, bu süreçte defalarca kız kısmı 'ben annemin evine gidiyorum' cümlesini kuracaktır. Nede olsa tanımadığınız biriyle aynı çatıya gireceksiniz aynı evde yaşamak zor...
  • Evlilik aşkı öldürüyor bunu kabullenin. Kadınlar burada size sesleniyorum flört aşamasında yonttuğunuzu sandığınız adam evlendiğiniz anda birdenbire eski haline dönecektir.
  • Bencil olmakla hep alttan almak arasında denge kurmanız gerekiyor
  • Sevdiğinin para gözlülük, bencillik, cimrilik, yalancılık, kendine güvensizlik gibi huylara sahip olmadığına emin ol.
  • Koca adayınızın ev içinde yapılması gereken tüm işlere yardım etmesi gerektiğini yavaş yavaş alıştırın. Işe öncelikle salata malzemelerini yıkatarak başlayabilirsin.
  • Ailelerle ilişkileri koruyun. Nişan töreninden 1 dakika sonra 'annecim, babacım' diye ortalarda dolanmayın gebertirim.
  • Ev içerisinde nefes alacak alanlar oluşturun. Kendinizi dinleyebileceğiniz an ve alanlara her daim ihtiyacınız olabilir. insanların kendi başına daha sağlıklı düşünmesi gereken zamanlara ihtiyaçları olduğunu unutmayın.
  • Evlilik, sevgili olmak ve arkadaş olmaktan çok çok farklıdır. Aynı evi, aynı acıyı, aynı sevinci paylaşacaksınız.
  • Birbirinizin her konuda ki yaklaşımına saygı duyun. Empati kurmaya çalışın.
  • Saygı duymadığınız eş adayınızla evlenmeyin!
  • Beraber yaşamak evlilikle aynı şey bunu asla unutmayın.
  • Evlilik öncesi süper aktif, tüm alemlerde boy gösteren, clubber vs bir kişiyken beraber yaşamaya başladığını günden itibaren tüm piyasalardan elini eteğini çekeceğinizi unutmayın.
  • Ortak noktalarınızın olmasına özen gösterin
  • Yatak uyumunuz olsun ya da sarılmaktan hoşnut olabileceğiniz biri olsun.
  • Her şeyi beraber yapmaya çalışmayın. Maharet bir elmanın yarısı olabilmekte yeri geldiğinde de bir elmanın iki yarısı olabilmekte...
  • Tartışmalar esnasında asla üste çıkmaya kalkmayın. Taraflardan birinin muhakkak susması gerektiği noktalar olacaktır zaman içerisinde roller yerine oturur.
  • Yemek öncesi ve yemek esnasında asla tartışmaya girmeyin. Yemek yemenin keyfini çıkarın
  • Tartışmalar kavgaya dönüşüyorsa orada susun! Ve bitirin. Konuyu Ogün yada önünüzdeki bir kaç saat için askıya alın. Uygun ortam oluşunca tartışma konusunu tekrar gündeme getirin. Bakın bu kez uzlaşabileceksiniz.
  • Beraber yaşadığınız süreç içerisinde bu is yürüyecek mi yürümeyecek mi anlamaya çalışın. bu surede evli gibi hareket etmek ve bu olayın istenildiğinden emin olmak en önemli adımlardan birisi...
  • Asla ama asla aynı evde ayrı yataklarda uyumayın. kavganızın sebebi ne olursa olsun, gelecekte karşılaşacağınız büyük sorunlar kadar önemli değildir. birbirinize dayanak olmayı öğrenin. 
  • Aynı yatağa asla küs olarak girmeyin
  • Ne olursa olsun, kendi ayakları üstünde durabilen biriyle ilişki kurun. o zaman ilişki mutualizmden çıkıp, gerçekten zevk aldığınız, gönüllü bir ortaklığa dönecektir.
  • Yukarıda saydığım maddeleri 'Welcome to the real world' gerçekiği ile yüzleşmiş kişilerle deneyiniz.

YaşlıDoğmuş Genç Kadın notu: Yukarıda sıralamadığımız maddeler flört aşamasını kapsar. Gerekliliği konusunda yazdığım maddeler arkasında durup uygulamaya çalıştığım maddelerdir. Denenmiştir. Çalışıyor :)



Erkekler davrandıkları gibi, kadınlar göründükleri gibidir.

Erkekler kadınları seyrederler.

Kadınlar seyredilişlerini seyrederler.

Çıplaklık, bakanın zihninde doğmuştur.

Çıplak olmak kendin olmaktır.

Kadın, kendi varlığına katkıda bulunmayan hiçbir şeyi yapmaz.

Kadının içindeki ' Gözleyen ve Gözlenen ' kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı öğedir.

Her kadının varlığı kendi içinde nelere izin verip, nelere izin verilemeyeceğini düzenler.

Kadın, kendi başına çıplak değildir. Karşısındakinin onu gördüğü biçimde çıplaktır.

Ayna, kadının kendisini her şeyden önce ve her şeyden çok seyirlik bir şey olarak gördüğünü anlatır.
Bir zamanlar edindiğimiz düşüncelerin sağlamlığından kuşku duymadan yıllar geçiririz...

Geçmişi yeniden gözden geçirmeye döndüren şey, çoğu kez yenilgilerimizdir.



“Bak sana ne anlatacağım ama benden duymuş olma “ile başlayan cümlelerin azılı suçlusu dedikodudur...
“kiminle, nerede, ne yapmış, kim ne demiş,kaça almış, nereden almış, o ona ne cevap vermiş, ben olsam ne yapardım, sen olsan yapmaz mıydın, tabi canımmmm”
Kim bizim hakkımızda ne düşünüyorsa, Tanrım onlara zihin açıklığı versin kolay olmadığını biliyoruz :)
İnsanin insana ettiği, insanin insandan çektiği ve şimdilerde artik kabullendiğim insani insan yapan doğası gereği sergilediği bir davranış oldu çıktı…
Yakın zamanda gözlemlediğim sınıf, ekonomik durum, eğitim farkı gözetmeyen bu davranış biçimi neredeyse gündelik bir konuşma biçimi halini aldı…
Nasılsın? Cümlesi gerçekten nasıl olduğunu merak etmek anlamı içermiyor.Bir kere dilin ana amacının dedikodu yapmak olduğu acı gerçeği olarak gözler önünde...

Kadınlardan nefret etme sebebim. erkeklerden nefret etme sebebim. İnsanlardan nefret etme sebebim. Bu yüzden bazen kimi kişilerle konuşacak hiç bir ortak nokta kalmıyor.ortak tanıdıklardan söz açılıyor, dedikoduya meraklı olan taraf başlıyor pek tabi. önce tartıyor bir müddet olumlu ya da olumsuz fikir beyan edebilmek için nabza göre şerbet yani. nötr kalındığında nabzı ölçmeye biraz daha devam ediyor. kötü konuşmaması için olumlu düşünceler ifade edilince konuşma nispeten daha kısa sürüyor.
Sessizlik korkunç geliyor herhalde. Devamı geliyor konuşmanın. Yeter ulan yeter diye bağırabilmek için yeterli kararlılık gösterilemediği takdirde bu acıya katlanmak gerekiyor. Banane başkasının ne bok yediğinden, ne düşündüğünden, ne giyindiğinden, ne yaptığından...oradan oraya geçiyorum yine dedikodu. konusu değişik sadece. laf taşımak, dedikodu, gıybet, fitne ve diğer pislikler uzak olsun bana ve yakınımdakilere. 
Dedikoduyu hiç sevmiyorum desem, hiç yalan söylemem demek gibi olacak farkındayım. O zaman şöyle söyleyeyim; elbette ki dedikodu yapmamış biri değilim. Ama artık çok sıkıldım gerçekten.Özellikle insanların hiç ama hiç tanımadıkları insanlarla ilgili dedikodu malzemesi bulmak için müthiş çaba sarf etmelerinden.
Hayat zaten çok sıkıcı, tamam öle sürekli memleketi kurtarma konuları konuşamayız, elbette eğleneceğiz ama eğlenirken bile biraz güzel eğlensek artık. ya da bir yerden sonra bu eğlenceyi bitirip konuşacak başka şeyler, ilgilenecek başka uğraşlar bulsak?kendimize daha faydalı olsak. Çünkü hakikaten, dedikodu insanı rahatlatıyor bahanelerinin bence tam da aksine özellikle bir yerden sonra insana hiç iyi gelmiyor. sürekli kötü enerji yükleniyor gibisin gerçekten…
Mesela bazen konuşmak istemesen de bulunmak durumunda kaldığın ortamlarda gelir biri anlatır sana, döker zehrini kusar gider. O bütün sinir sende kalır sonra, elektrik yüklü gezersin.Kendini şişirmenin ne alemi var? Gerçekten daha iyi hissetmiyorsun, tam tersi kötü hissediyorsun, aids olmuş gibi. Mesela klasik erkek muhabbetini hiç sevmediğim gibi klasik kadın muhabbetini de hiç sevmem, fakat her 2 muhabbete de bir şekilde bulaşıyorsun. ama şunu söyleyeyim; Üzgünüm ama her şeyin kadınlardan bilinmesinin aksine, erkekler de gayet de dedikodu yapıyor. 
Seneler önce, bir gelecek projesi için gittiğim İzmir’den büyük bir can sıkıntısıyla kaçarak ayrılmış, Uşak’ta yüksek lisans yapan arkadaşımı ziyaret etmiş, sonra da havada asılı kalmış bir toz parçası gibi kararsız etrafa bakınırken, bir otobüse atlayıp Muğla’ya gitmiştim; her şey biraz da iyi gitsin diye.

Take me away
Bir hafta boyunca, İzmir’den İstanbul'a giderek, ağzımdaki ve içimdeki tüm kalıntıları silkmek, kendime gelmek ve bir yere varmaktan ziyade bir yere gitmeyi isteyerek kilometrelerce yol kat ettim. Yaşamımda, daha özgür hissettiğim bir an olduğunu sanmıyorum.

İstanbul'a evime dönerken, artık daha başka biri miydim yoksa aynı insan olarak mı eve girdim, bilemiyorum. Bildiğim tek şey, o sene, 6 ay boyunca girdiğim her tatil kasabası, uyuduğum her plaj ve yüzdüğüm her deniz, sadece benim hikayemle birlikte bir anlamı olan bir hatıra oldu. Tatil bile diyemiyorum çünkü değildi. Ben bir yere gitmedim, bir yerde de bulunmadım; ben sadece yoldaydım.

Yola çıkmadan önce asla planlamadığım birçok iyi ve kötü şeyle baş etmek zorunda kaldığımda ayrı bir gerçek…

Varmak istediğim bir yer var mı ki benim?

Kapıdan adımını atmak tehlikeli bir iştir.

Yola çıkarsın ve eğer ayaklarına hakim olamazsan, kendini nerede bulacağını asla bilemezsin.