Seneler önce, bir gelecek projesi için gittiğim İzmir’den büyük bir can sıkıntısıyla kaçarak ayrılmış, Uşak’ta yüksek lisans yapan arkadaşımı ziyaret etmiş, sonra da havada asılı kalmış bir toz parçası gibi kararsız etrafa bakınırken, bir otobüse atlayıp Muğla’ya gitmiştim; her şey biraz da iyi gitsin diye.

Take me away
Bir hafta boyunca, İzmir’den İstanbul'a giderek, ağzımdaki ve içimdeki tüm kalıntıları silkmek, kendime gelmek ve bir yere varmaktan ziyade bir yere gitmeyi isteyerek kilometrelerce yol kat ettim. Yaşamımda, daha özgür hissettiğim bir an olduğunu sanmıyorum.

İstanbul'a evime dönerken, artık daha başka biri miydim yoksa aynı insan olarak mı eve girdim, bilemiyorum. Bildiğim tek şey, o sene, 6 ay boyunca girdiğim her tatil kasabası, uyuduğum her plaj ve yüzdüğüm her deniz, sadece benim hikayemle birlikte bir anlamı olan bir hatıra oldu. Tatil bile diyemiyorum çünkü değildi. Ben bir yere gitmedim, bir yerde de bulunmadım; ben sadece yoldaydım.

Yola çıkmadan önce asla planlamadığım birçok iyi ve kötü şeyle baş etmek zorunda kaldığımda ayrı bir gerçek…

Varmak istediğim bir yer var mı ki benim?

Kapıdan adımını atmak tehlikeli bir iştir.

Yola çıkarsın ve eğer ayaklarına hakim olamazsan, kendini nerede bulacağını asla bilemezsin.
Kendinizi birdenbire, küçükken yatmadan önce annenizin/babanızın/dadımızın okuduğu inandığınız masallardan birinin içinde buluverdiğiniz oldu mu hiç? Peki o masalların neden okunduğunu hiç düşündünüz mü? Neden kaosun içinde değil de harikalar diyarındaydı Alice  neden kaval fareli köyün bir simgesiydi? Peki dört yaşındaki haliniz, dokuz yaşındaki davranışlarınız hatırınızda mı Hala?


Hatırlamak isterdiniz belki ama çocuk yaşta yaşananlar pek de akılda kalmıyor ne yazık ki. Bir de çocukluktan çıkınca, artık hatırlayabildiğimiz halde unutmayı seçtiklerimiz var; aklı sağlam bir genç, sonrasında da aklı sağlam yetişkinler olup da hayata devam edebilmek için. 

Bazen canımızı en fazla acıtanlar en yakınlarımız oluyor; hiç ummadığımız yerden geliyor taş ve kanatıyor.  Bazen de yanı başımızda birileri acı çekerken, gördüğümüz halde görmezlikten gelmeyi seçiyoruz;  kurulu bir düzeni devam ettirmek uğruna. Aslında acı çekenler hiçbir zaman tam olarak unutamazlar, sadece çektikleri acı hafifler. Tıpkı sabun köpüğünün yanlışlıkla ağzınızdan içeriye girip, bıraktığı acı tadın bir süre sonra kaybolması, ama o yanlışa her düştüğünüzde geri gelmesi gibi.

Olur da kendinizi benzer bir masal içerisinde bulursanız bir gün, kimin kim olduğunu hatırlamaktan korkmayın. Masalı mutlu sona götürmek için bunu yapmanız önemli. Masal mutlu sonla biterse şayet, gönül rahatlığıyla unutabilirsiniz.

Gerçekten kim olduğunuzu sizden daha iyi kim bilebilir?

Sevgiliniz mi? Altın kızlar grubunuz mu? Anneniz mi? Çekirdek aileniz mi?

Birinin sizi gerçekten tanıyabilmesi için aranızda kan bağı mı olması gerekir? Belki de sizi en iyi, kendinizi savunma ihtiyacı duymadan hikâyenizi anlatabildiğiniz insanlar tanıyordur…

Öyle midir?

Zaman zaman kendisine bile görünmeye tahammül edemeyen insan, bir başkasının önünde hikayesini “olduğu gibi” anlatıp, varlığını çırılçıplak soymaya cesaret edebilir mi? Yeryüzünde herhangi bir hikaye olduğu gibi anlatılabilir mi ki?

Sorguluyoruz!

Herhangi bir nedenle bir başkası olmanın ya da bir önceki halden kurtulmanın ne kadar mümkün olduğunu…
Kendimizi birine anlatmak, kaçınılmaz olarak geçmişimizi anlatmaktır. 

Tarihi olmayan biri, kendisini başkalarına tanıtmak için ne anlatabilir? Peki ya ortada bir tarih varsa ve o tarihin bir nedenle anlatılmaması gerekiyorsa ne yapmalı? Böyle bir tarihin baskısı altında bugünü nasıl yaşamalı?

Bugünün kıymetini ve anlamını sizden daha iyi anlayamaz kimse. Annenizi, babanızı, büyüdüğünüz yeri, çocukluğunuzu gizlemek zorunda olabilirsiniz. Sizin belki de yalnızca bugününüz ve yarınınız olabilir. Düne ait hiçbir şeyden bahsetmemeniz gerekebilir. 

Hayatınızı yoluna koymak için size verilen ikinci bir şans, yeni bir kimlikle yaşamanızı gerektirebilir.

Ne var ki kimlik değiştirmek, hayatın sıfırlanması anlamına gelmiyor.

Kimliğimizin ve geçmişimizin yardımı olmadan, hatta onların bize düşmanlık edebileceği bir durumda bugünle nasıl başa çıkılabileceği sorusuna cevap arayan milyonlarca kişiden birisin belki de…
Karanlık bir öykü üzerine kurgulanmış olsa da hayatın,  gerektiğinde yeniden başlamanın imkansız olmadığını bilmen gerekiyor.

Sözün kısası, hayatın sunduğu iyilikler ve kötülükler sınırsızdır.


Hayat; giriş, gelişme, sonuç…

Girişe müdahale etme şansımız yok. Buna kader, takdiri ilahi, kısmet, şans gibi şeyler de deniyor hayatta. Gelişme; az çok elimizde ama hayata nereden ve nasıl giriş yaptığımız oldukça önemli. Hayatta istediğimiz her şeyi elde etmek bizim elimizdeymiş gibi görünse de -bence bu bir illüzyon- aslında değil. Sonuca ise inançlarımız doğrultusunda müdahale etme hakkımız bulunmamakta ve her şey bittiğinde girişimizde kullanılan kelimeler geçiyor adımızın başından sonundan… Kader, takdiri ilahi, kısmet, şans…

Bir kaosun ortasında kalabilirsiniz zaman zaman… Sizin gözünüzde hayatınızda ki bir takım şeylerin başarısızlıkla sonuçlanması demek, yoruldum pes ediyorum demektir aslında ama diyemezsiniz. Bu cümleyi sesli düşünemezsiniz, düşünseniz bile duyacağınız yorumlar “ aslında bunu demek istememiştim” cümlesini sarf etmenize neden olabilir.


Gözünüzü açtığınızda etrafınızda sizin için endişelenen insanlarla karşılaşmayı dileyebilirsiniz. Cevabını bilemediğiniz sorularınız olabilir. Cevaplarınızın olması gerekmez beklide yada cevaplarınızı sesli yanıt sistemine bağlamak istemeyebilirsiniz. Fakat herkes tarafından geçerli olacak bir nedeniniz varmış gibi davranmanız ve ardından sizin için endişelenen insanların gönlünü rahatlatmak için normalden çok daha fazla çaba sarf etmeniz demek. Aslında bu durumun mantıklı bir nedeni yoktur, çok yorgun ama koşmak zorundasınızdır. İnsanlar müdahale edemedikleri davranışlarınızdan hoşlanmazlar, sanki her şey herkes için geçerli bir doğruluğa ve toplumsal onaya muhtaçtır. Dünya kendinizle baş etmeyi öğrenmeden onun oyununa onun kuralları doğrultusunda katılmanızı istiyor…

Kişi, yaşadıklarından korktuğu ve korktuğu şeyleri ortadan kaldırmak istediği için düşüyor kendi tuzağına. Kendine kazdığı kuyudan yardım alarak çıkmayı başardığında kendini onarmayı tamamlayamasa da kendince onaylanmış ve en yakınındaki insanlarla sırrını paylaşmaya hazır hissediyor kendini. İnsan kendine dipsiz kuyular kazmaz, Kişi kendini keşfederken işte bunu öğreniyor aynı zamanda kendiyle ve insanlarla baş etmeyi de…

Bir insanı her şey ve herkes mutlu ve mutsuz edebilir. Klasiktir ama ‘güneş her sabah doğar’ ve ufacık bir cesaret, küçük bir hareket yarını değiştirebilir, yeter ki insan kendinden umudu kesmesin.

ben onu hayal sanıyordum, kendimi şizofren bir deli. 
evde atılan hiçbir kahkaha kendi kendime değildi, sabah ezanlarına kadar başımda beklemişti hastalığımda, 

gemilere, uçaklara binmiştik gerçekten; uyandığımız yerde inmek üzere, 
tatiller gerçekti, 
bodrum sokakları sarhoşluğum gerçek aşktandı, 
gerçekten sevmişti beni, 
ne kadar yenilirsem yenileyim hayatta, en büyük zafer hep benimleydi. 


benim tanıdığım en kocaman yürekti, 
dünya tersine dönse gülüşünü esirgemeyen, 
bildiğim en güvenilir en kocaman sığınak, 
en kocaman kitap, 
en kocaman ansiklopedi hafızası, 
En kocaman pencerem herkesi güzel görmemi sağlayan,
en çok, SEVGİLİM...



En çok KOCAM olmaya en yakın...



"Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımadan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi. "






Bir Şey Var Aramızda,
Taşırız Yanımızda.
Görünmez Duvarlar ve Sorulmaz Sorular Var
Ama
...