Bir Kadeh Kırmızı Şarap


Bazen minik bir dalga çıkagelir.

Ve siz, koca bir okyanusun nasıl olup da böylesine küçük bir dalga yaratmış olduğunu düşünüp dururken, diğer taraftan, minik de olsa o dalganın içinizdeki durgun suları ne denli bulandırdığını görür ve şaşıp kalırsınız. 

Düşünüyor ve bakıyorum.
Yaşıyorum.
Basit döngüler ve sakin. 
Etrafımda hep görmek istediklerim var.

Ve kulaklarımda hep duymak istediklerim. 
Dünyanın en güzel dudaklarını öpüyorum, en güzel kollar beni sararak uyutuyor, en güzel biraları en güzel sohbetlerle içiyorum.
Akşamları serin oluyor, üşüyorum, el ele…
Saçlarımı savuran rüzgâr, gözlerime dolan gözler, çakırkeyif ayaklarım, doyulmaz gülüşler… 
Akşamlar sabahı, sabahlar akşamları bulmuyor...

Tüm güneşler dünyadaki tüm papatyaları birbiri ardına aydınlatırken, umutluyum, sevgi doluyum ve mutluyum.

Gerçekten çok mutluyum.

Yıllar sonra, belki de ömrümde ilk defa, böylesi bir şiddetle çok doğru bir yerde olduğumu hissediyorum.

Tüm doğrular, tüm yanlışlar, tüm tespit ve ispatlar, bütün bu mücadele, acı, kan, gözyaşı ve arayış; sanki hep bugünler içinmiş.

Öyle duru ki içim, onu görmek için bakmama bile gerek yok. Bir yere ulaştım. Yeni baştan inşa ettiğim piramidimin en tepesine.


Öyle mutluyum ki, bu satırları yazarken hem gülümsüyorum, hem de içimde bir yer içini çekerek burkuluyor; “evet”, diyor kalbim ve ruhum ve bedenim ve aklım, “evet, evet, evet…”; ilk defa hepsi bir anda ve bir konuda hemfikirler.

Bir kadeh kırmızı şarap…

İşte bu benim. Ve kadehimi buldum.

Meğerse beklediğim şey de beni bekliyormuş, hala.

Kimin aklına gelirdi ki bu?

Arkasını dönüp gidebilirmiş, ama gitmemiş. Tıpkı benim gibi. Beklemiş.

Beklemiş.

Ve bir parça şarap, en sonunda kadehini bulmuş.