Kaçınız yeni tanıştığınız flörtöz olduğunuz birine ,
  • hiç aşık oldun mu? Diye sordunuz...
Kaçınız durmadan eski sevgililerinizi anlattınız?
Kaçınız kaçına “seni seviyorum” dediğinizden söz ettiniz?
Kaçınız En uzun ilişkin ne kadar sürdü diye sordunuz?


Ben sevgililerimin geçmişini bilmekten hiç hoşlanmam...merak etmem...çünkü kimse doğrusunu söylemez, yalan yanlış yarım yamalak anlatılır... ama bildiğim tek şey var ki eğer geçmişe dair bir şeyler öğrenilmek isteniyorsa neden bittiği kısımları sorulmalı...


kime ne benim kime aşık olduğumdan ne kadar sürdüğünden?


Olmamış bitmiş gitmiş...sen geçmişimde yolculuk yapmayı bırak benimle gelecekte yolculuk yapmaya odaklansan...


Ben zaten birinin kadını olmak istemiyorum, bir de bu sorularla beni bunaltma...kankam mı olacaksın ki geçmişe yolculuk yapıyoruz?

"Sev beni" 

"Ezberleme sevemem ki seni, böyle bir talebi nasıl değerlendirebilirim?”

“sev” 
geniş zaman kipi…

Ama bu daha da ürkütücü olsa gerek…

“Kalbim, bir insanın alabileceği en büyük hasarlardan birini aldı, ama bu aşka olan inancımı hiç olmadığı kadar güçlendirdi.

Ben sonsuz aşkın var olabileceği teorisini savunuyorum.

Bence bu o sözünü ettiğim özel iletişimle alakalı…”


Acıtıyor...

hala acıtıyor...

hani zamanla sıradanlaşacaktı acım?

Daha da kanar bir hal alıyor...

Hayatınken,


şimdi her hangi biri olmak ne acı! ne komik...


Yarım uyanıyorum...
yalnız uyanıyorum her yeni sensiz sabahlara.

en zor sabahlara.


kalkıp bıraktıklarını toplamak için çabalıyorum her gün,
bir daha olmayacağın düşüncesine alışmaya çalışma eziyeti de cabası.


sen...çok eski bir yerlerde bıraktığım acıyı hatırlattın. 
yokluk acıtmazdı, gidebilirdi herkes, tedbirli ve korunaklıydım, sevmiyordum kısaca.


ama sen...sevebileceğimi hissettirdin.


istemediğin...


içimi gördün sen, sana içimi gösterdim arınıp kendimden.

Demiştim ki "şimdi yada bir gün gidersen...yanında beni de götürür müsün"... gülmüştün, bensiz bir adım öten yoktu

ne demiştik, gözyaşlarımızı son güne mi saklayacaktık?


kimseye gösterme beni biriktirdiğin yerleri...

uyandığımda hala bitmemiş olacak olman…


sadece bende mi var?
insanlar nasıl yaşıyor sevdiklerini kaybedince? 
nasıl hafifletiyor yüreğin kaldıramadığı boşluğu?


sahi boşluk hafifler mi?

Durmadan gözlerimden susuşlara kaçan,
kimsesiz çocuk hüznü kaçışlarından kaçan.
İçimin denizi, yurtsuz aşkımın sılası, gözlerimin kıyısında buzun ateşle teması.

Sözcüklerimin aşkın çarmıhına takıldığı yerde,
Dudaklarımdan dökülen geveze suskunluklarımı duyanımdın.
Gelişin içimin şöleni, gidişin ağlamaklı bir gülümseyiş olanım.

Gittin, kaçışlarından kaçan kimsesiz çocuk hüznün kaldı içime.
Gittin ve ben kimsesizliğimde kaldım.
Gittin, rüzgârın peşine takılan bir nefes gibi.
Gittin ve söyleyemediklerimizi dillendirdi evimiz...

Umduğum, sevdiğim, beklediğim şimdi gelmeyişlerinde kilitliyim...




uykusuz kafa sarhoş kafaya çok benziyor. Sarhoşluğun aslına en yakın hallerinden biri. duygular yoğun yaşanıyor hatta PMS TADI VAR.

sabahladığım günlerde gülme krizine kapılmaya, hüzün basınca da ağlamaya çok meylederim. uykusuzluk dobra konuşturur insanı. sinirlerim şöyle bir gevşer, dilim çözülür. her nasılsa öğleden önce inanılmaz bir hiperaktivite ile dolar taşarım. yana yöne toslayarak da olsa, bir sürü iş hallederim. akşam üzeri dört gibi içinde bulunduğum durumdan ve mekandan bağımsız olarak kafam düşer, yirmi dakikalık uyku, aşırı yüzme sonrası bir gecelik uykuyla eş değerde güzel hisler verir bünyeme...

son 2 gecedir elimde yastık yorgan evin içinde deliler gibi gezip uyuyamıyorum sabah 5.5 gibi yorgunluktan uyuyakalıyorum...

yeni günde heba oluyor dolayısıyla...ne işime adapte olabiliyorum nede konuşacak halim kalıyor...

Dün gece yine uyuyamama sendromu yaşadık...yatıyorum bir sıkıntı içimde dönüp duruyorum yatağın içinde, yastığın tekine sarılıyorum olmuyor, ayaklarımı acıyorum 45 derece birini karnıma çekiyorum geriniyorum yok uyku kardeş gelmiyor, sol ayağım kasılıp duruyor, sürekli bir hareket ettirme isteğidir gidiyor, kalkıyorum mutfağa gidiyorum geri geliyorum yarım bıraktığım çizimlerimi yapıyorum yok hala uyku...

bu durumda bir de başıma bir ağrı saplanıyor ki sorma gitsin...


Dün gece yaşadığım uykusuzluk sendromu daha da feciydi... sonunda uyku ilacı içtim ve sızıp kaldım...şuursuzluk diz boyuydu tabii ki...nasıl uyudum arada ne oldu nasıl uyandım bilmiyorum..

kalktığımda hala sersem gibiydim ve basım dönüyordu 2kere düşme tehlikesi geçirdim...

Ne rüya görüyorum nede başka bir şey dejavu olup duruyor...

hava güneşli ve bahar tadındayken ben kış sendromu yaşıyorum çünkü uyuyamıyorum...

mesela kapalı havada uyumaktan keyif alırım...hatta bütün gün evde uyumak için deliririm...2 gündür evde olup uyuyamamak da başka bir delilik...


Umarım bu gece bir sorun olmadan uyuyacağım...

2 hafta önce pazar günü işten çıkıp geleneksel kızlar toplantımız için taksimde bizim hatun grubuyla buluştuk...

hayatımdaki önemli  kadınların 3'ü ile beraberdim...hani şu konuşmadan gözlerle anlaşılan cinsten olanlarla...onlardan başka bir yazımda söz edeceğim...kelimelere sığmaz ama...

hastalanıp işten erken çıkmış eve gidip yatmamı öneren patronuma rağmen, Ve kapalı mekanlarda sigara içilmemesini öneren yasa yüzünden soğukta, yağmurda sıcak şarabımız ve sigaramızla keyfi tercih etmiştim...

Derken, masaya dönüp bir anda;

-kalkın dövme yaptırıyoruz. Dedim

kimse inanmadı, dalga geçiyorum sandılar...Oraya gidince vazgeçer geri dönerim sandılar...

özge bana uyacaktı uymalıydı ki uyardı da...

O yıllardır üzerine yapışmış çilek lakabını kazımaya karar verdi

bende yusufçuk...

Yusufçuk benim uğur kolyem...sahip olduğum ilk andan itibaren vücuduma onu kazımak istemiştim...bir türlü denk gelmemiş, hep ertelemiştim...

kalktık...gittik...oturduk...çizdirdik...

Canım yandı ama tatlı bir acı...iğne değdikçe sinek ısırığı gibi...

sağ tarafıma,göğsümle sırtım arasına, kaburgamın üzerine yaptığım içinde daha çok acıdı...kemiğin içine işledi her iğne vuruşu...

İsmi Yusuf...yusufçuk...annesi oldum...aramızda duygusal bir bağ var...çocuğum gibi... seviyorum bakıyorum...

güzelleşti de iyileştikçe...

ilk dövmem ve sanırım son olmayacak...



Güzel bir cumartesi öğlesi... penceremden denize doğru bakınca bulutlar arasında ışıldamaya çalışan güneş, Avrupa kıtasına doğru bakınca alçalmış bir hava akımı gri gökyüzü...

çatıların üzeri nemlenmiş...rüzgar bir var bir yok...telefonuma bakıyorum kimse aramamış...

taksime gideceğim ama bu ilk cumartesi günümü evde geçiresim var...sonra diyorum ne fark eder çık gez dolaş...pazartesi günü zaten evdesin...bugüne yapmak istediklerini o güne sakla...

Havayı derecelendirmek üzere burnumu cama dayıyorum...buz gibi oluyor...aynada kendime bakıyorum...havanın karamsarlığından yüzümde de bir renksizlik söz konusu...

Eski ev arkadaşım İstanbul'a yerleşti...geçte olsa hayalimizi gerçekleştirdi...Almanya'dan arkadaşlarım geldi...

bayram tatil planımı dun sizinle paylaştıktan sonra iptal oldu...

Bu 2009 senesi bana tatil konusunda uğursuz geldi...

ilk planım 4gunluk bir kaçamaktı ve 4gün boyunca yağmur yağmıştı...yarım yaşanan bir tatil olmuştu...giderken yolda hastalanmıştım...

2.planım hazırdı, biletler her şey hazırdı gitmeme 5gün kalmıştı...iptal etmek zorunda kalmıştım...

ardından defalarca plan yapıp gidemedim. önce tek başıma gideyim dedim kendimde o gücü göremedim. sonra ailem biletimi kalacak yerimi ayarladı 3gunde olsa kendine gel git gez dedi ama gitmedim...

geçen bayrama da organize olamadık...

bu bayram yine her şey hazırdı..biletler kalacak yer fakat gene olmadı...

ablam gelecekti, gelemedi hep bir erteleme oldu...babaannem hac'ca gitmeden 2gun önce hastaneye kaldırıldı, tam kaybediyoruz derken iyileşti ve hacca gitti fakat Medine'de hastaneye kaldırılmış, Mekke'ye geçemeden...

Geçen haftalardan nefret ettim...4gün 4 gece yağmasın yağmur...güneş arada bir kendini kısada olsa göstersin...
Günlerdir ne okuyorum ne yazıyorum...çok konuşuyorum, çok izliyorum, çok gözlemliyorum...hayatımdaki kadınlara zaman ayırıyorum...

Uyuyamıyorum...sol bacağıma yatacağım zaman uyuyacağım zaman özellikle bir kramptır giriyor sormayın a dostlar...böyle ne kramp ne de ağrı...sürekli bir hareket ettirme isteği...sanki sıkışıyor...ne yolda uyutuyor ne yatağımda ne de araba sürebiliyorum...sanırım stresliyim...

Bu hafta en erken 2de yatıp en geç sabah 6.30da uyanabildim...Sürekli uyuma isteği ile eve koşup uyuyamadım...

elimde yastık yorgan bütün evi dolaştım...

işe gitmemek için yalandan hasta oldum...anne babamla geç kalınmış ergen kavgaları bile yaptım...

İşe gitmek istemiyordum evet hala istemiyorum...ama bir bakıma her ayın 24unde yatan bir maaş ve diğer getirilerine bakılırsa şu kriz döneminde gayet başarılı...

gel gör ki ben o işi yapmak istemiyorum...ben mesleğimi yapmak istiyorum...ya hayata karşı yanlış yerde duruyorum ya da şuan bunu yapmam gerek nasılsa bir kapı açılır diye kendimi avutuyorum...

sözleşmem 15ocakta bitiyor...ya devam edilir yada biter bir fikrim yok...ederse ben kabul eder miyim...

her hafta beni heyecanlandıran iş görüşmelerine gidip, part time olabileceğimi söylediğim an karşı taraf duraklıyor...halbuki benle çalışmak istiyorlar bende onlarla ama elimden su an bu kadarı geliyor...

Evet bu iş beni çok yoruyor, saçma sapan vardiyalarım yüzünden ama bitiyor işte sık dişini...

Bayramı bende herkes gibi tatil yaptım kendime...sadece son günü çalışacağım...geç kalınmış bir tatil planım var...kitaplarım deniz ayaz bira müzik

4 Kadın ege kıyılarına kaçıyoruz...

Amerika planı tamamen netleşti...plan rüya olmaktan çıktı...En geç 15 haziranda Amerika'da olacağız...

3 kişi gitmeyi planlıyoruz fakat ben 3.kişiyle her geçen gün daha fazla zaman geçirdikçe beraber gitmemiz konusunda tereddütteyim...

Elifle antrenmanlara tekrardan başladık... şuan haftanın 4günü antrenmanımız var hatta abartıp body building olayına da girdik. Haftada 4gün deliler gibi çalışıyoruz...Danışmanım engel olmasa hulk olacağız :) ben 3er set deli gibi ağırlıklarla çalışmayı hedeflerken, danışman 2şer set ve kadına yakışır ağırlık konusunda beni ikna etti, Teşekkürler...

Aylar sonra ilk kez bir cumartesi hem öğlene kadar uyumuş  hemde tüm gün evde olacağım...

İyi haftasonları...

Bir de şarkı Tuttum haftasonunuza

Avalon - juliet


Yaklaşık üç haftadır hastayım...gitmediğim doktor içmediğim ilaç kalmadı...hala iyileşiceğime hergüne yeni bir şikayetle uyanıyorum...

ilaç içmelerim yüzünden vücudum erkenden iflas edecek diye korkmuyor değilim...evet aslında hastalık hastasıyım burnum aksa ilaç içerim olmadı sürerim vs vs..

Panik ataklarım son 2 yıldır ataga geçmiyordu yada eskisine nazaran çok şiddetli olmadığından dolayı unutmuştum nasıl bir şey olduğunu...ta ki o gün kalp krizi geçirdiğimi sanıp apar topar hastaneye kaldırıldığım ana kadar...

tansiyon 6 - 10 nabız cosmustu...herşeyime bakıp doktorlar ne olabilir diye yana yana sorular sorarken bana...

içlerinden biri bugün birşey oldumu? birşeye üzüldün mü? dedi...aslında o gün pek önemli birşey olmamıştı...hatta hiçbirşey olmamıştı...ama son dönemde hayatım 360 derece değişmişti...ve ben bu soruların ardından ağlama krizine girdim...

Canım o kadar çok acıyordu ki...sanki kalbime doğru şırıngalar batıyordu...ağlamaktan ne olduğunu bile anlatamıyordum...

Ben ölüyorum sanarken aslında panik ataklarım beni yalnız bırakmayıp canım bünyeme hoşgeldik diyorlarmış...depresyondaymışım haberim yokmuş...

sonra uyku ve yeme soruları başladı...evet gunlerdır ağzıma sigara dışında bırşey koymamış yataga uyumak için yatıp gözyaşları eşliğinde sabahlar oluyordu...

ilaç yazıp yolladılar...ilaç kullanmak istemiyordum evet...bu canımın acısını ilaçlar eşliğinde hafifletmeyi adil bulmuyordum...

önce reddettim fakat iyileşmek istediğimi anladığım an ilacıma kavustum...ilk 15gün şahaneydi...suratımda aptal bir gülümseme vardı daima...ve uyku hıc yoktu sürekli enerjiktim...

ilacı içiyorum oh gitti ataklar diye birşey yokmuş...gene var fakat o kadar sık değil.en azından kontrol diye birşey gelişti...

bugün ilacımın 4.kutusunu içiyorum...3ay süre verildi fakat şimdide bırakmaya korkuyorum...

İyi yanlarını sıralamak gerekirse, eskiden yapamadıklarımı yapıyorum yaşımın gerektirdiklerini yaşıyorum...

Sergilere gidiyorum,yazıyorum durmadan,çiziyorum yeniden,hayal gücümü kullanıyorum,film izliyorum,kitap okuyorum deli gibi...

Havanın erken kararmasından nefret ediyorum...Bir anda soğuyan havadan yağmurdan ruhum inanılmaz etkilendi...

odamda oturup kahvemi içerken yağan yagmur "keşke bir sevgilim olsaydı"dedirtti..

"sarılırdı bana sıcacık,saçlarımı okşardı,gözyaşlarımdan öperdi,tutardı elimi,kanadım olurdu,üşümezdim hiç,bilirdim ki her kötü anın sonunda ona kavuşmak var koklamak sarılmak var bir bakardı gözlerimin içine konuşmamıza gerek kalmaz anlatmama gerek kalmaz beni sıkıca ordan alır rüya alemine götürürdü"

Aşk dediğin zaten nedir ki? rüyadır.rüyalar yazgıdır, rüyanın en güzel yerinde telefon çalar yada alarm çalar uyanırsın...

aşkta öyle...rüya...en güzel yerinde ayrılık çanları çalar genelde...olmuyordur...nedensizde olmuyor...olmayan şeyin ne olduğunu ah çözebilsem...herşeyin olan insanın gözünde bir anda hiçkimse olabilirsin...öküz ölür ortaklık biter...kadınlar için arkalarına bakmazlar genelde diyorlar fakat erkekler için bittimi bitiyor,canın yansada ölsende umurlarında olmuyorsun yada öyle göstermek zorundalar...serde erkeklik var nasılsa...

Film metni hep aynı aslında...Sen daima başroldesin...yardımcı oyuncular değişip duruyor...filmin sonuda aşağı yukarı hep aynı...

Aslına bakılırsa kendime bir kez daha dürüst olmam gerekirse hiç kimsenin sevgilisi,nişanlısı,karısı birşeyi olmak istemiyorum..kimsede birşeyim olmasın...tüm gardlarına büründü kalbim istemeden ben kontrol etmeden...bir anda...belki de gene bir anda indirecek kimbilir...

Şuan mutluyum aslına bakılırsa, canım ne isterse onu yapıyorum,kimseye hesap vermıyorum,soru yok sorun yok,canımı sıkan birileri yok,bir hareket için günlerce kafa patlamamı gerekecek bir durum yok...

Her neyse aslında Aşk kadınıyım...




Ne zaman öfkemi ifade etmeye yaklaşsam gözyaşlarıma boğulduğumda belirginleşiyorum. Duygularım var, ama hepsi fantezilerden doğuyor ya da fantezilere dönüşüyor,Saçmaladığım, hatıralarımı tekrarladığım, fantezilerimi deneyim olarak kullandığım zamanlar.Kendimi 45 yaşında bir kadın gibi hissettiğim ve benim için her şeyin bittiğini söylediğim zaman gibi.

Kendimi çok güçlü hissetmeye ve ciddiye almaya başladım. çok sık olmamakla beraber zaman zaman kendimi birkaç derece geri kaymış gibi hissediyorum. En kötü durumlarımı da yaşıyorum. Her geçen gün artan stresimden endişe duymaya başladım. Ancak şu anda kendi stresim sırasında kendime ne yaptığımı açıkça görmenin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Belki de yaptığım şey, herkes için bir şeyler yapmaya çalışıp, sonra da kendime acıma dalgası içinde debelenmek. Bu defa farklı olan şey, yüzeye çok daha yakın olan öfkemin doğasıydı. Genellikle bu öfkemi derine atıyor, sonrada asla ifadesini bulmamış, üzerinde harekete geçilmemiş öfkemle kendimi çaresiz ve şaşkın hissediyorum.

Kızgındım. Ama bunun hakkında özgürce konuşamıyorum. Çok şey oluyordu. Büyük bir olasılıkla işe yarar hiçbir sonucun elde edilemeyeceği uzun bir yolculuk olduğunu hissettiriyordu olanların gelişi. Her olayda seçim özgürlüğümü elimde tutuyorum ve bu problemlerin her birini tek tek ele alıyor ve doğru hareketleri düşünebiliyorum.

Ayrıca o haftalar ve su haftalar çalışamayacak kadar rahatsız edildim. Geçen o hafta söylemek istediğim her şeyi söylemiştim ve eğer daha fazla söyleyecek şeyim olsaydı yüzüne söylerdim. Bu bana şuan oldukça meydan okuyucu bir tarz olarak gözüktü ve bu duygunun içine biraz daha dalmamı sağlamaya çalıştım ama yapamadım…

Hayatımda meydana gelen bu kadar önemli şey varken bir ay öncesinin olaylarına geri dönmenin aptallık olduğunu düşünüyorum. Beni sorguladığınızda çok fazla meşgul olduğumda ısrar ediyorum. Depresyondayım belki de ve çok fazla bir şey olmuyor.

Onca gerilimli enerjim varken sığınacak bir yerim yok. Enerjimle birçok şey yapıyorum, ama mükemmelliğe ya da hedefe ulaşmadan duruyorum. Problemimin hareket ve duyguların bekletilmesiyle ilgili olduğunu biliyorum. Sadece sıkıntılı olduğumda yanımda birisinin olmasını istedim, küçükken beni yatağa yatıran anne ve babam gibi. “mükemmelliğimi” kaybetmenin sizi üzüp üzmeyeceğini merak ettim sadece.

Haklısınız bunları yazmak istemiyorum bunları yazarken bir arkadaşımı ele vermiş gibi hissediyorum kendimi. Sihirli bir şekilde olmayan şeyleri değiştirecek ya da bu yazı ya bir anlam kazandıracak bir şey olmadığını fark ettim.

Günü silip, tersine çevirmek ve başladığım noktaya geri dönmek istedim ve girmedim. Bugün önce düşünmek sonra hissetmek çok önemliydi. Bir şey daha ortaya koyamadım, sadece ”gerçek bir kadının” kendini savunabileceğini söylüyorum. İfadelerimden bazıları, büyük bir öfke ve kızgınlıkla oturduğunu ama bu duygularla uzlaşmaya varamadığımı gösteriyor.

Öfke hissettiğim an kendimi kapattığımı elimden geldiğince açık bir şekilde göstermek isterdim. Öfkemi pasif olarak gösteriyordum. Örneğin odamı toplamayarak, aynaya bakmadan sokağa çıkmak gibi... Bu öfkemi belli etmenin bir yoluydu. Sizin öfke sözcüğünüz içimde kıvılcımlar yaratıyor. Bendeki değişim inanılmazdı.

Hayatımdaki öfkenin beni felç ettiğini fark ettim. Bundan korkuyorum. Gece sessiz bir şekilde yatıp bu öfke tuzağını bekliyorum. Yüzleşmeden korkuyorum. Öfkem kendimi hem canlı hem de ölü hissetmeme neden oluyor. Ama şimdi bunu kabul ettim. Bekledim. Kendimi genişletmek ve kendimi bulmak için bir fırsat olarak.

Çöküşe geçmemin anlamı hayaller kurmam anlamına geliyor. incinme duygumla baş etmek için yaratılmışım sanki...




Gökyüzündeki sarayımdan kalkıp yeryüzüne gelmem ile başladı hikayem...

Dünya bana tüm kötülüklerini hazırlamıştı... Alabildiğine saldırıyor bana dünya...


Peri bir volkan a dönüşür. 
Yakar, yıkar, kasıp kavurur. Yok eder... 
Acımasız mı acımasızdır... 
Volkan bir dişidir, dişi bir volkandır. Ölüm saçar... 
Çevresinde hiçbirşey kalmayınca, 
yokolunca yakıp yıktıkları, 
kendisi bir adaya dönüşür... Yalnızlaşır. 
Yalnız, yapayalnız bir adaya dönüşür... 
Sevdiği, sevdikleri gider,... 
Yalnız kalır. 
Keşişler paylaşır yalnızlığını üzerinde dolaşan... 
Keşişler ona türün ruhunu ve bireyi anlatırlar... 
Düşünür önce, sonra birey olmaya karar verir... 
Keşişlerle dolaşır... 
Yaşama veya yaşamama iradesine, 
yaşam verme ya da vermeme iradesine özgürce sahip olma aşamasına ulaşır... 
Sonra biri gelir ve bu hikaye için son sözü söyler...


sadece 30 cm ötesinde olduğundan
DÜŞmemek için yine aynı adama sarıldı kadın
yaramaz huysuz bi KEDİ gibi oynarken
öldürdü gülünü adam
bir KALDIRIM üzerinde oturup
ne zaman tokat yiyeceğini bekledi genç kadın
bağırıp-çağırıyor... SIZIsı hafifliyordu
Bir kadının savaşını gördünüz mü hiç haykırışlarını
içindeki renk dalgasının MAVİ olanıydı
sevinmek var, heyecan var, TUTKU var, özlem var, yıllar vardı
kırmızı İPEK elbisesi üzerinde,
pembe panterle dans eden bir kadın vardı
her şey biraz öncekinden farklı,
aynı olan tek şey ıslak sokaklardı...
zamanla SONSUZluğa geçiyor,
her 19.30 GEMİsinin gidişine yakıyor sigarasını




geçmişimin tozlu yapraklarından kopup gelen o koku, o toz parçacıklarıyla beraber, yaşadıklarımın geniş özetlerini de hatırlatması, bir tesadüf değildi. bir çağrışımdı belki de. belki de, bir özlem. özlemenin hissettirdikleriyle ilgili hissettiklerim, aklımı karıştırmadı hiçbir zaman. bugün, dün, geçen yıl, önceki asır, geride kalan çağ… yarın, sonraki ay, bir yıl sonrası, gelecek yıllar ve gelecek asırlar..

neye inandığım veya neden korktuğum konusunda açık değilim. zaman ilerliyor, ilerledikçe korkuyor ve inanmaya çalışıyorum. kulaklarım, gözlerim, zihnim, pür dikkat bekliyor geleceği.


 olanları, olacaklarla karşılaştırırsam, sonuçsuzluğa ulaşacağımı düşünmekle geçirmiştim zamanımı. kaybetmiştim bir bakıma, kaybettiğim zaman da yanıma kar kalmıştı. kazanabilecek miydim? vazgeçecek miydim? Fırtına, karanlık, sessizlik huzursuzluğun ta kendisiydi, koşar adımlarla uzaklaşmaya zorlardım kendimi. neden uzaklaştığım o an önemli değildi, sadece kaçmak istiyordum. korkuyordum.

sonra uzandım. taşların, otların kapladığı zemine bıraktım kendimi. zihnimde canlanacak her şeyin sonu gelmişti o an. alnımın ortasında, şakaklarımda, kollarımda, parmak uçlarımda, baldırlarımda ve topuklarımda hissediyordum akışı... zihnimi boşaltıp serbest bırakmaya çalışıyorum. iki kulağım arasında gidip gelen seslerin monotonluğunu bir kenara bıraktım önce. göz kapaklarımın önünde, dünyamı örten o karanlığın ardına geçmeye başlamıştım…

yaratılıyordum sonunda. yönetmeye başlıyordum. fiilen hissetmemeye, zihnen hissetmeye başladığım anda, insanların bilmediği türde bir uykuya daldım.

zamanın olmadığı, kavramlaşmadığı ve her şeye bulaşmadığı bir yerde, tamamiyle boşluk ve bu boşluğu kaplayan tek sonsuzluğu yöneten o belirsizliğin, sonsuz yokluğu inleten sesi duyuldu:
"uyan!"

uyandım ve etrafıma baktım, sonsuz bir boşluğun, sonsuz bir sessizliğin, sonsuz bir renksizliğin içindeydim. en son gördüğüm şeyleri hatırlamaya çalıştım;

"var olup yok olmak üzerine kurulmuştu her şey. bırakmıştı, alev alev yanmıştı ateş. Can vermişti aleve, canlandırmıştı o'nu. ateşe vermişti zihnini bulandıran merakı, ateşe vermişti zihnini kaosa sürükleyen anlık saçmalıkları. bırakmış ve dinlemişti.."

şimdi ise buradaydım. varlığımı hissediyorum sadece, hissedecek başka bir şeyim yok. duyuyorum ama, ortada yok, göremiyorum da aynı zamanda..


neyle baktığımı, neyle duyduğumu da bilmiyorum, sadece varlığını hissediyorum. bedensizim, belki bir zihinden, belki sadece hislerden ibaretim.


bu, korkuttu. dünyadayken bile bir şeyleri eksik yaşıyordum ve bu beni üzmeye yetiyordu.. şimdiyse, varlığımdan şüphe ederek bir şeyler anlamayı umuyorum sadece. ürkekliğimi yok edecek bir işaret, bir hareket bekliyorum.


bekleyişimi "uyandım" diyerek sona erdirmek istedim.

gerçekten uyanmış mıydım yoksa beklemek istemediğim için mi böyle söylemiştim?

çünkü gözlerimi açmış, sonsuz ve boyutsuz bir boşluğun içinde tek varlık gibi hissetmiştim kendimi. ama, göremediğim bir benlikti bu.

gerçekten açmış mıydım gözlerimi?

bir ses duymuştum, "uyan!" diye. bu sesle beraber hissetmeye başlamıştım. ama bu.. bu sanki zihnimin içinden gelen bir ses…

gerçekten duymuş muydum?

bütün bunlar yormuştu aslında beni, gördüklerimin ve hissettiklerimin yavaş yavaş kaybolduğunu farkettim... bulunduğum ortamın değiştiğini, sonunda görebileceğim bir şekle girdiğini anladım. fakat gördüğüm şeyden pek hoşlanmadım, kendi bedenimi görüyordum; gözlerim kapalı, hareketsiz..


yıllardır nasıl koktuğumu farkettim o an, yüzümdeki kırışıklar, ifademin silikliği ve hatta belirsizliği... ellerimin yara bere içinde olduğunu gördüm ve anlam veremedim, saçlarım dökülmüştü yer yer, dökülmeyen kısımlar beyazlamıştı. normalden daha uzun ve zayıf göründüğümü düşünüyordum

nerede olduğumu anlamaya çalıştım bir süre. ama bedenimden başka bir şey göremiyordum. bedenimin üzerinde tek renkli bir örtü vardı ama o da görünmüyordu. "karanlıktan görünmüyor sanırım" diye düşündüm, ama kendi yüzümü net görebiliyordum…

uzunca bir süre kendimi izledikten sonra, uzaklaşmaya başladım. yüzüm neredeyse görünmeyecek kadar ufaldıktan sonra, durdum. bedenim hareket etti, gözlerimi açtım, etrafıma baktım sonra, ayağa kalktım ve etrafımda bir turdan fazla döndüm...
o sırada, daha önce hiç duymadığım sesler gelmeye başladı yine bilmediğim bir yerden.

kısa bir süre içinde, seslerin tanıdık olduğunu farkettim..
bir takım enstrümanlar, şimdiye kadar düşündüklerimin, hissettiklerimin, yaşadıklarımın da ötesinde bir şeyler vermişti bana...
artık anlamıştım..

sonsuz
döngü
o.