isteklerim arzularım bitmez. Sürekli bir şeylerin pesinde koşar ve asla tatmin olamam. illa bir şey eksiktir, kötüdür, sinir bozucudur. tüm güzel şeyleri silecek kadar da öne sürebilirim bu negatifliklerimi. bir sonraki adım her zaman kesin, çok daha iyidir. bir üst basamak ise hep "olması gereken"dir. olan bitenler yüzünden sürekli bunalımda; depresif hallerim ve pesimist yaklaşımlarım ile ya hayatınızı zehir eder, ya da sizi terapist ederim.

Kendi bünyemde sessiz, kuruntulu ve genelde dalgınımdır. Sizinle konuşurken çoğunlukla kafamdan başka şeyler geçer.

İlişkilerimde romantik olmaya çalışır, içmeyi pek bilmem. hele de moralim bir şeye bozuksa, -ki genelde bir şeye bozuktur- en son içmeye gidilecek kişiyimdir. bugün deli gibi içmek istiyorum dersem bilin ki 30luk bile içemem…

Birisine kızdım mı dünyayı dar eder ama niçin kızdığımı asla açıklamam, karşımdakinin bunu anlayacak kadar düşünceli ve zeki olmasını beklerim. Karşımdaki hala neye kızdığımı anlamazsa, daha çok kızarım. Çok çok kızdığım zaman ise, o insan birden gözümden düşer, ve ona açıklama yapmakla zaman kaybetmektense sakin bir gülümsemeyle sessizce dönüp giderim… aslında tam tersine kılı kırk yarma özelliğimden dolayı içimde her zaman kopan fırtınalar, batan titanic'ler vardır... üzerimde bulunan genel bir hüzünlü havanın hem bu bitmeyen iç hesaplaşmanın ağırlığıyla, hem de sonbahar çocuğu olmamla alakası olsa gerek… o iç hesaplaşmalar var ya...uyku uyutmaz, canından bezdirir… ama sonunda, insanların karşısında kendinden emin, biraz da kendini üstün gören bir tavırla dikilmemle sonuçlanır, bunun bedelini bir çok uykuyla ödemiş kendimi en büyük mahkemede yargılamış ve bunu hak etmişimdir. bu yüzden de oldukça soğuk ukala kendini beğenmiş olarak algılanırım. yalnız kalmaya bayılır... kendimi çok severim.

genellikle yaptığım değil, yapmadığım şeylerden pişmanlık duyarım. beni hak etmediğini düşündüğüm adamı bırakın öpmek, ona elimi dahi tutturmam. plan delisiyim. hayatım şuan yaşadıklarım, ileride yaşayabileceklerim, yaşanmaması gerekenler üstüne çeşitli planlarla örülüdür. bazen spontane yaşayamamak adına sorun yaratsa da her durum karşısında tepkimeye girebilecek bir a, b, c, d... planımın oluşu hayatta daha da bir güvende hissetmeme neden olur. ayaklarım fazlasıyla toprağa basar.

ideallerim çoktur, bu idealler için de keskin kararlar alıp etrafın canını yakmayacak türden hırsla çalışırım.

özel hayatım çok özeldir. kolay kolay giremez kimse bu hayata ancak çıkartılacaksa da birileri bu hayattan hiç gözünün yaşına bakılmaz.

hayatımda değer verdiğim kişilere hizmet etmekten asla gocunmam. zaten hayatıma aldığım herkes -ki bu "herkes" in sayısı da sınırlıdır.- değer görmeye layıktır. çünkü bu insanlar başak kadınınca birçok sınavdan ve sorgulamadan geçirilmiş ve bir başak kadının hayatına alınmaya hak kazanmışlardır. onlar için imkanlar dahilinde yapamayacağım şey yoktur.
laf olsun diye arkadaşlık kuranlardan, seda sayan gibi her gördüğüne " canım arkadaşım, yüreği çok güzeldir." diyenlerden olmadım hiçbir zaman. dürüstlük anlayışıma uygun değil. hayatıma ya kendi kriterlerime uygun kişileri alır/ girmesine izin verir ya da yalnız kalmak pahasına da olsa hiç almaz, mesafe koyarım. kuru kalabalıktan hoşlanmam. bu nedenle asosyal yaftasını yerim ama önemi yok!

Ortam yoktur. hep en uçlarda gezinir, uçlarda gezinen ruhsal durumlarımdan birisi aşırı mutluluk halidir. kötü olduğuma ,surat astığıma ne kadar şahit olduysanız mutlu, neşeli olduğuma da o kadar şahit olursunuz. bir sevgi kelebeği modunda oradan oraya uçar, şen kahkahalar patlatır ya da hiç gitmeyen kocaman gülümsemelerim eksik olmaz suratımdan.

diyelim ki acı çekiyorum. ki bununda hakkını veririm. bunun içinde hakimin, avukatın ve sanığın tek bir kişi olduğu mahkemem vardır. orada yargılarım kendimi. acı çekmeye mahkum mu ettim, cezam neyse çekerim. ama bu öyle böyle bir ceza değildir. kantarın topuzu kendim için her daim fazla kaçar. kendimi " evet şu anda hissediğim şey beni öldürmeli. " noktasına getiririm. yani dip noktası. her an her dakika acıyla yüzleşir, böyle böyle kendi içimdeki acıyı içselleştirir, normalleştirir, kendimi tam anlamıyla kaybettiğim böyle bir dönemde dahi mantığım işler vaziyettedir ama aksi gözükür genelde.

genelde her işlerimi kendim yapmaya alışkın olduğumdan en uç noktada beni musluk değiştirirken bile görebilirsiniz. bir de duvar kağıdı döşemem ya da sandalye boyamışlığım dahi var...

iyi yemek yaparım. aç kalmazsınız. aç kalmadığınız gibi güzel yemek yersiniz. Her gün başka yemek yersiniz.

okuyan, araştıran, bilgiye aç hatta bilgiye susamış, yeni bir şeyler öğrendiğinde keşfettiğinde çocuk gibi sevinen kadınım. her şeye ilgi duyabilirim... sürekli bir şeyleri merak eder, bik bik soru sormadan duramam.

normalden haz etmem. anormali arar ve bulmakta hiç zorlanmam zaten. böyle garip şeyler ya da çözülmesi zor kişilikler hemen ilgimi çeker. onları alır ameliyat masasına yatırır, açar uzun uzun inceler, analiz eder. sonunda ya ameliyat masasında bırakır ya da iyileştiririm.

tek düzelikten hoşlanmayışımı ve her daim değişiklik isteyişimi de buraya eklemek lazım. bunu sıkılgan olmama bağlıyoruz. Her şeyden çok çabuk sıkılır, sabırsızımdır. istediklerim hemen olacak…

özel zamanların dışında ufak tefek sürprizler yapmaktan çok hoşlanırım. sabah geldiğinizde masanızın üzerinde gördüğünüz çokoprens i benden başkası koymaz.

kendimi şımartmayı da severim ama çok nadir yaparım çünkü gözünün yaşına bakmadan kendini yerden yere vurabilecek kadının tekiyim. başak kadınını unutmak imkansızdır. eleştirir, detaycı, mükemmeliyet çiyim.

evet eleştiririm, ama ne yazık ki söylediklerim doğrudur. evet çok sakin sayılmam. evet ayrıntılara takılırım, ama bu en çok senin işine yarar. evet bir jullet, bir aslı değilim belki ama, çıldırtan hatun triplerim yoktur.

"yoruldum.. yıprandım.. tükendim.."

evet evet. durmadan, yorulur, yıpranır, tükenirim. hayat şartları yüzünden mi peki?

hep kendi manyaklığımdan. en basit olayları bile, olabilecek, olamayacak, olayazabilecek her haliyle kafamda düşünüp durduğum için... en basit olayları bile kafamda binbeşyüz kez, binbeşyüz farklı senaryoyla oynattığım için... bir de, her kadının doğası olan ayrıntıcılık, başak burcu olanında on ile çarpıldığı için... yorulmasam bir garip olur zaten, yıpranmasam acayip kaçar, tükenmesem ayıp ederim. o yüzden nasıl bu kadın böyle oluyor diye düşünmeyin. Doğam bu. bir müddet sonra alışacaksın zaten, ya da ben öyle umuyorum..

bak bunları der bu kadın ama asla "bıktım" ya da "usandım" demez. bıkmayacağımdan değil, bunu kendime yediremeyeceğimden. eğer bir mevzu canımı sıkıyorsa, bir şekilde ondan kurtulur, ya başımdan savar, ya kimseye hissettirmeden çekerim kendimi o meseleden. ama, içinde bulunduğum, içinde bulunmaya tahammül edebildiğim bir olay için hiçbir vakit "bıktım artık" demem. diyemem.

en yakın arkadaşım, farkında olsam da olmasam da, çoğunlukla bir başka başak burcu kadınıdır. çünkü kendi yaptıklarımın mantığını bir tek kendimden olan diğeri anlar. çok farklı hayatları idam ettiriyor olsak bile...

ikiyüzlülükten nefret eder, kusursuz olmasam da kusursuzluk arar, başkalarına güvenemediğim için kendi işimi kendim yapar, kimsenin işini kendim gibi düzgün ve iyi yapabileceğine inanmam. temiz, düzenli, disiplinli ve dakik biriyim. çok kızdığımda ise tersleyerek ya da azarlayarak cevabımı veririm. özür dilemekten hoşlanmam, öyle üstü kapalı özür dilerim ki, fark edemezsiniz.

ayrıntılara dikkat eder, hiçbir şey gözümden kaçmaz. içten pazarlıklı değilimdir. sade ve derli toplu giyimi sever, sır küpü ve pek kıskanç değilimdir. kültürel faaliyetler benim içindir. tiyatro, konserler, kitaplar. başkalarının beni eleştirmesine dayanamaz ama kendi kendimi çok acımasız eleştiririm. aradığım partneri bulduğumda ise karşımdaki kişinin bütün dertlerini yüklenir, çok sadığımdır. duygusal yapım kontrol altındadır ama kalpsiz değilimdir, çok hoş, sevecen, cömert biriyim. sessiz cesaretim ve sorumluluk duygum ile iyi bir eşim. sağlıklı beslenme taraftarıyım.

her şey kusursuz olsun, mükemmel olsun; her işim tam olsun, düzenli olsun, saatinde olsun. her insan benim istediğim gibi olsun, benim doğrularıma "doğru" yanlışlarıma "yanlış" desin. İstanbul çarpık yapılanmasın, binalar estetik olsun, sokaklar simetrik olsun. bunların yanında her şey gerçekçi olsun, mantıklı olsun, bir bir daha iki etsin.

alıngan, inatçı, içli, ama kolay kolay kin gütmem, intikam planları yapmam, bir kese kağıdı çilekle bile tamir edebilirsiniz kırdıklarınızı. tabi bu gelin canını yakın o sizi affeder demek değildir, sadece oyunlarla ve bilindik kurallarla işim olmaz, o kadar…

Zor kadınım, zor. Dışımdan dilimi törpülemişsem bile içim sürekli bik bik eder.

saç tokaları, takılar makyaj malzemeleri dizilmiş, sıralanmıştır. bir de çok zor aşık olur, mükemmeliyetçilikten mi, soğukluktan mı, manyaklıktan mı, çözemedim. en sevdiğim eşya, fincanlardır. mutfak eşyalarıdır, ıvır zıvır sayılabilecek her şeydir. fotoğraf albümleri, eski günlükleri, gençlik/çocukluk hatıraları kutulanmış, ayrılmış, itina ile bakımı yapılmıştır. her zaman ders notları istenecek ilk, birlikte ders çalışılacak en son kişiyimdir.

düzenlidir derken kendi düzenleri söz konusudur. öyle annesel bir derli topluluk değil. nesnelerin yerleri vardır bakana dağınık gözükebilir ama onun yeri orasıdır bana göre.

aşk kadınıyım, dünya öncelikle aşkla döner benim için.

hem kendime hem de çevremdekilere kendi abuk subuk manasız takıntılarım yüzünden hayatı dar ederim. gücü sever, güçsüz olmaktan nefret ederim.

işinde gücünde hiçbir zaman yeterince iyi olduğunu düşünmez, her zaman daha iyisini yapabileceğini düşünüp, yaptıklarımdan tatmin olmam. ama yine de hiçbir şey yeterince iyi değildir. sezgilerim çok güçlüdür. özellikle kötüyü sezme konusunda ayrı bir deham vardır. koklar, beğenmez, çeker gider hiç uğraşmam öyle değiştireyim düzelteyim...nasıl olsa mükemmel diye bir şey vardır (kendinden mükemmel olmasın), aramaya devam edilmelidir.

yıllarca aynı kişiyle çıkabilir, konuşabilir, sevebilir, dahası aşıkta olabilirim. noktasal titizliğim vardır, titizliği temizlikle ilgilidir, aşkta filan titizlik aramaz. kitap okumayı sever, kütüphaneye uğrar, ilişkilerim uzun sürelidir ama bir anda biter. yalandan hastalanma, hastalık yaratma gibi konularda rakiplerimi tek geçerim. titizim ama hayatım konusunda. ilişkilerimde ince eleyip sık dokurum. Sevmelerim çok zordur ama sevdiğim zaman ömrüm boyunca hayatımda yer alırsınız. sürprizlere bayılan kadınım. genelde hayatımı planlı yaşamama rağmen tam ihtiyacım olduğu zamanda yapacağınız küçük bir sürpriz, alacağınız küçük bir hediye beni dünyanın en mutlu insanı yapmaya yeter.

aşk hayatım mantık üzerine kuruludur. sadece inanıp güvenmek isterim .fiziki yapıya kapılarak birinin arkasından gitmem. mantığımı kullanır ama mantık ilişkisi de kurmam. aşık olmam gerekir.

başak kadını neşeli, iyi niyetli, okumaya, bilgiye, edebiyata meraklı olmasına rağmen, aslında kendine pek güvenmeyen bir tiptir. belki de kendilerini tamamlayacak birine ihtiyaç duydukları için kişilikli, kendilerinden daha güçlü erkeklerden hoşlanırlar.

başak kadınları mükemmel erkek isterler ama siz de bilirsiniz, kimse mükemmel değildir! onlara aşık olan çoktur genellikle; ama onlar kolay seçebilen tipler değillerdir. ancak seçimlerini yaptıklarında buna sadık kalır ve o erkeği her bakımdan mutlu etmeye çalışırlar. karşısındaki kişiyi inciteceğini bilse bile açık sözlü olmayı tercih eder. Başak kadını dürüst ve açık sözlüdür, bu yüzden karşısındaki erkekten de aynı türden bir davranış bekler, kendinden bir şeyler gizlendiği hissine kapıldığında da o erkeğe artık bir daha güvenmez. yani onun güvenini geri kazanmak imkansız olabilir.


tanıştığınız andan itibaren daha kolay ve düzenli bir hayata sahip olursunuz, sizin adınıza her şeyin en iyisini ve en uygununu bulabilme özelliğine sahiptir. sıkıcı değildir ve her gün başka bir yönünü keşfedersiniz, sizi her zaman nasıl eğlendireceğini bilir. hassastır, ilgi bekler, sevilmeye bayılır. ilişkileri kesinlikle lay lay lom olmaz dalga geçilecek bir kadın değildir, ilişkileri ciddi olur ya da hiç olmaz bu sebepten ötürüdür ki hayatlarına girecek erkek sayısı sayılıdır. erkek arkadaşı duygusal yönden demir gibi sinirlere sahip olmalıdır.

sessiz, sakin, dürüst bir kadındır, mesafeli ve belli etmese de ince ruhlu ve duygulu biridir. inatçılığı vardır. çok iyi bir eş ve anne olurlar.

başak burcu kadınının teni hassastır, beslenmesine dikkat edilmelidir, genelde protein deposu buğday ürünleri güzel sonuç verir...

etkilemek istiyorsan dersini çalışmış olman lazım. başak burcu kadını zaten başlı başına bir düşünce balonu, bunu biliyoruz artık. titiz mitiz. ayrıca kendisi "beyaz atlı prens" konseptinin gerçek olmasını en çok dileyen kadınlardan. sen başak burcu mensubu bir kadını etkilemek istiyorsan, o düşünmeden onu düşünmen lazım.

başak dediğin hatun zor sever ama sevdi mi de zor vazgeçer. sallamıyor gibi yapabilir ama bu onun için ölümdür. senden hoşlanıyorsa bir şekilde civarında olmaya çalışacaktır. anaç davranır, önünü kapat der, ateşine bakar gerekirse. zaten her şeyden bir parça bildiği için her konuda yardımcı da olmaya çalışır…

iyi arkadaştır ama sırları sadece saklamak istediği zaman saklar. evet, kesinlikle dışarıdan soğuktur. evet kesinlikle içerisi çok sıcaktır. destek olur, korur. bir gün evvel tanıştığı insan gecenin 3'ünde arayıp "kendimi kötü hissediyorum" falan derse, yardım etmeye gidebilir mesela. en azından elinden geleni yapmaya çalışır.

başak kadını, kendisiyle anlaşabilenler için bir cevherdir. anlaşamayanlar ve onu anlamayanlar içinse direkt nefret çeken birisidir. ortası zor.
Ne kadar eğlenceli bir şey bazen yaşamak.  Ne kadar klişe kokan bir cümle ve tüm kokuların aksine ne kadar klişe olmayan. Bazen o kadar iğrenç ve üzücü anların arkasından o kadar güzel ve neşeli anların gelmesi mesela, korkutucu değil mi?

Son üç haftadır garip gelişmeler oluyor, garip gözlemler yapıyorum hayatıma dair. Tüm değerlerim o kadar değişti ki. Tüm çevrem değişti. Yalnız olmanın ve bağımsız olmanın keyfini öyle güzel aldım ki, şu an birini kaldıramam. Başka insanlar giriyor hayatıma, farklı çevrelerden, farklı yerlerden. Birilerini tanıma ve birilerine kendini tanıtma evresi ne tatlıymış öyle, sırları yeni gözlere anlatmak, biraları yeni bardaklarla tokuşturmak, yeni gülücüklerle gülmek dünyaya, çalan müzik setinden yeni Velvet Underground notaları duymak, yeni teraslardan bakmak gökyüzüne... Bir yerden sonra hayat seninle benzer yoldaki insanları çıkarıyor karşına. Benzer hayaller, benzer geçen günler, birlikte geçen günler. Ama sonra karşımdaki de beni anlamıyor sanki… Anlatıyorum anlamıyor, anlamadıkça anlarmış gibi boş gözlerle yüzüme bakıyor istiyorum ki ben anlatmadan anlasın, herkesin yaşadığı kafalar değil bunlar eminim! Her gün mutlaka bir film izliyordum. Her gün mutlaka yaptığım pek çok şey vardı. Artık onlar neler onu bilmiyorum… Depresyondayım ve pek bir şey olmuyor.

İçinden bir şeyler yükseliyor yavaşça, midenden kalbine doğru adım adım çıktığını hissediyorsun, başta sessizce, sonra gürültüyle patlayacakmış gibi. Etraf flulaşıyor sanki ışık kaldırmıyor gözün, ses de duymak istemiyorsun, çünkü uçuyor kalbin. Boşluğa bırakmak istiyorsun kendini, bulutların üstüne, ya da bir yatağın içine giriyorsun. Kollarından ve bacaklarından tutuyor seni yatak, sarmalayıp içine alıyor, biraz üşüyorsun, yerde kediler dolaşıyor. Bir köy kahvesinde bira ısmarlıyorsun bir iki arkadaşına, biraları beklerken tekir kediyi seviyorsun. Tavşan gibi oluyorsun, her şey başka güzel şimdi, daha doğrusu, her şey sadece güzel. Saf bir güzellik, hiç bir yanlış yok. Dünyanın aslında gerçekten pembe olduğunu ve bunu çok az insanın görmeyi başarabildiğini biliyorsun, vücudunun sana asla gösteremeyeceği bir pembeliğin içindesin şimdi ve şanslısın, herkese açılmayan o kapı sana açık artık. Alice'sin sen ve Harikalar Diyarı'ndasın. Ev, yatak, semt, şehir, dünya; her şey önemini kaybediyor. Nerede yattığının, nerede sarıldığının artık hiç önemi yok çünkü sen kalpsin, harikasın, aşksın. Tüm güzelliklerin iki ayaklısısın.

Atkını tak boynuna, rengârenk atkını.

Çizmelerini giy. Not defterin, kalemlerin dolu çantan; omzuna asılı.

Saçların ne uzun, ne de kısa şimdi, rüzgâr dalgalandırmıyor.

Başında beren, başının yarısı dışarıda, öyle daha güzel oluyor.

Pespembe olmuş burnun, bir film karesinden başka bir şey değilsin;

Filmlerin büyüsüne inat beresine kadar gerçek.

Yağmur yağmış bir önceki gün,

Bugün kuru soğuktan ibaret,

Bomboş cadde,

Şanslısın,

Biliyorsun ki en büyük hediyen bağımsızlığın,

Yaratıcılığın,

Soğuktan pespembe olan burnunun keyfine varabiliyor olman.

Bir şeyler yapmak için birilerine ihtiyacın yok,

Yalnız da varsın,

Keyifle.

Dergiler alıyorsun kendine köşedeki sıcak kitapçıdan,

Kolunun altında

Birde dergilerin şimdi. Giriyorsun pastel tonlarla dolu o kafeye,

Ve en sevdiğin kahve…
uzun süreli ilişkilerimden sonra ilk defa yalnız olduğum bir dönemdeyim ve doğal olarak kız arkadaşlarımla daha çok zaman geçirir hale geldim...

malumunuz konu dönüp dolaşıp piyasada adam kalmadığı, adamların hangi deliğe girmiş olabileceği ve bizim bu delikleri nasıl bulabileceğimiz konusuna geliyor. yalnız bakın erkek demiyorum etrafta bolca var, önemli olan adam olanını bulmakta...

günümüzde ki bır çok erkek ne istediğini bilmiyor,ilişkiye girmekten korkuyor yada gündelik ilişkileri tercih ediyor.

bir bakıyoruz adam aylarca peşimizde koşmuş, bize beklemediğimiz ilgiyi göstermiş olan erkeğe hadi deneyelim dediğiniz anda adam birden yok oluyor!!siz de aptallaşmış bir biçimde kalakalıyorsunuz!

diğer taraftan adam olanların hepsi çoktan kapılıp parmağına yüzük takılmış durumda...

*Herhangi bir sebeple boşanmış olanlar ise ya oldukça sorunlu ya da yine gündelik ilişki derdinde...

Sonunda gitgide büyüyen amazonlar ordusu olarak her yerdeyiz...
Erkekler çoğu zaman konuşmaktan ve tartışmaktan kaçınır,sessiz kalmayı tercih ederler...erkek, yabancı ve tehlikeli bir alana yaklaştığını sezdiğinde avcı misali sessiz ve sabırlı olmaya çalışıyor.fakat her ne kadar öyle gözükmese de, onlarında içlerinde duygusal çatışmaların eksik olmadığı muzazzam bir dünyanın gizli olduğunu unutmamak gerekiyor sanırım...

Belkide suskunluğun nedeni incinme duyguları...20-30yaş grubundaki erkekler duygularından daha az bahsediyorlar...

birçok erkek kadınların kendilerini sürekli eleştirdiğini düşündüğü için onlara açıkdıkları takdirde kadınların kendılerıyle dalga geçmesinden korkuyorlar.

onları yargılayacğız diye bize iç dünyalarını açmamayı yegliyorlar...

erkekler bazı durumları biz kadınlara göre çok daha kolay kabulleniyorlar.ayrılıklar mesela onlar ıcın kabullenilmesi gereken bir gerçek.eğer ilişki bitmişse ayrılmak gerekiyorsa yapacak bir şey yoktur.ama bu onların üzülmediği anlamına gelmıyor.üzüntülerini dışa vurmayı,duygularını dışa aktarmamayı tercih ediyorlar.böyle durumlarda mantıklarını ortaya cıkarıyorlar.

erkekler çoğu zaman biz kadınları anlamamanın zorlugundan dert yanarlar,halbuki erkekleri anlamak o kadar zordur ki!

hayatımızdaki her erkek babamızdan tutun kankalara sevgililere kadar hiçbiri iç dünyalarını ardına kadar açmayı tercih etmezler...

akıllarından geçenlerle yaptıkları açıklamalar birbirinden farklıdır.

ruh hallerini kadınlardan gizlerler...vede başarılı olurlar...

suskunluk dönemindeki erkeği yeni sorularla bunaltmak ters tepki veriyor. mesela;

-senin neyin var?
-bir şeye canın mı sıkıldı?

gibi sorulardan kaçınmak gerekiyor...

erkeğin surat asması, bazen onun kendini ifade etmek için başvurduğu son yoldur.bağırıp ağlamaktan kaçınırlar çoğu şiddete başvurmaz.bu durumda ellerınde kalan son sılah da surat asmak oluyor.


aylar sonra ilk kez 11.35de uyandım... yatakta döndüm... pijamalarımla dolanıyorum evin içinde... duş aldım... gene pijamalara döndüm,sahlep ve kahve içip duruyorum...
var mı benden mutlusu!

müzik dinliyorum...çiziyorum...yazıyorum...bugün hiç bitmesin istiyorum...sevilen bir insan olduğumu düşünüyorum...sevdiğim insanlarla rüyamda kavga ediyordum...aradım hepsini teker teker...çünkü  2gün önce nedensizce hayatımdaki olumsuzluklar yüzünden hepsine ayrı ayrı bağırıp kavga etmeye çalışmıstım...deli miydim??? hayır sadece bu duygu durumu PMSmiş...evet hala zaman zaman ilk pms sendromu gibi yada ergenmişim gibi davranabiliyorum...ya pms yüzünden bu duygu durumları yasıorum yada kadınım ve komplex bir kimyaya sahibim...

kendimi seviyorum...son 3haftadır mükemmel bir hayata sahibim (aman aman dağlara taşlara)

gerçekten yogunum ve gerçekten kimseye yalan söylemiyorum...kimseye ayıracak zaman bulamıyorum...buldugum o zamanlarda herkesle aynı anda görüşmeye çalışıyorum yada kendime ayırıyorum...narsistim belkide evet :)):)

Rakı şişesinde balık oluyorum...o kadar sarhoş oluyorum ki...o kadar gülüp o kadar çok konuşup insanları çok eğlendiriyorum...sarhoş olup eski sevgililere sarmıyorum ah ne şahane kadınım...

hayatımda 1 kere sarhoş olup 1 kere eski sevgilimin evini basmıstım :) o eski sevgilim en sevdiğim değer verdiğim insanlardan birisi...özel bir kişilik...yeri ayrı...beraber büyüdük...onuda sevmiştim...

deliler gibi kitap okuyorum..şuan elimdekide bitmek üzere...kitap önerileri bekliyorum sevgili izleyenler

bazen insanların ne kadar iğrenç olabildiklerine şahit oldukça şaşırmıyorum...olağan...

insan olmak önemliymiş...kimseden nefret etmiyorum...beni üzen kıran inciten herkese karşı duyuyorum...bi tokat atınca diğer yanağımı uzatmıorum artık ama genede herkesi affettim

olabildiğince benden yardım istenince koşmaya çalışıyorum...ilgimi çekmeyen konuysa uzaklaşıyorum sadece...

amerika hazırlıkları başladı...çok heyecanlıyım...hatta evdekiler gidip gelmeyeceğimi düşünüp engel olma çabalarını devam ettiriyor...

Bir karındaşım var http://funmak.blogcu.com/ blogunun sahibidir kendisi...
çok özledim...nisanda gördüm en son...ama doyamadık....gelse artık yada gitsem artık yanına...

hiçbir kız arkadaşımla tartışmadığımı kavga etmediğimi farkettim dün...hepinizi çok seviyorum kızlarım iyiki varsınız...

fotoğraf çalışmalarım son hız devam ediyor...http://naverella.deviantart.com/

dün akşam Ressam arkadaşım Aslı Biçer'in atölyesindeki "zamanötesi Salonlar"sergisinin açılış kokteylindeydik.http://www.alanistanbul.com/  Halil İldeniz – Ahmet Ülkü ve Elif Z. Soyer’in yapıtlarının bir araya geldiği karma sergi “ Zamanötesi Salonlar” 27 Ekim 2009 Salı günü saat 19.00′ da kapılarını açıyor. Sergi üç sanatçının soyut dildeki resim anlayışlarının bir araya gelerek mekansal bir düzenleme içerisinde sunulmasıyla meydana geliyor. Her sanatçının anlatımları ALAN’ın Galeri mekânlarında çoklu anlamlar üretiyorlar. Sergi 4 Aralık 2009 tarihine kadar gezilebilir.

şimdilik bugünün notları bunlar...

tam göğsümün ortasında bir yerim acıdı...

evim içine sığamayacak  kadar dar geliyordu.

sokağa fırlıyordum.

sokaklar da dar geliyordu...

tıpkı vücudumun yüreğime dar geldiği gibi...

ne denizin mavisi açıyordu içimi, ne pırıl pırıl gökyüzü...

kendimi taşıyamayacak kadar çok büyüyor, bir yandan da kaybolacak kadar

küçülüyordum...

birileri  bir şeyler anlatıyordu durmadan...

"önemli olan sağlık."

"yaşamak güzel."

"boş ver, her şey unutulur."
 

hiçbirini duymuyordum...

gözyaşlarımdan etrafı göremez hale gelmiştim...

ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edip, az sonra kollarında ölmek

isteyecek kadar çok seviyordum...

hep ondan bahsetmek istiyordum...

"ölüme çare bulundu" ya da "yarın kıyamet kopacakmış" deseler başımı

kaldırıp "ne dedin?" diye sormaz durumdaydım...

yalnız kalmak istiyordum...

hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...

ikisi de yetmiyordu... nefes alamıyordum

geçmişi düşünüyordum...

neredeyse dakika dakika...

ama kötüleri atlayarak...

onunla geçtiğim yerlerden geçmek istiyordum...

gittiğim yerlere gitmek...
  

düşüncesi bile hiç iyi gelmiyordu...

ama bile bile yapıyordum...

biri  içimdeki acıyı söküp atabileceğimi söylese, kaçacaktım...

aslında kurtulmak istediğim halde, o acıyı yaşamak için direniyordum...

hayatımın geri kalanını onu düşünerek geçirmeye bile razıydım...

aksini iddia edenlerden nefret ediyordum...

herkesi ona benzetip...

kimseyi onun yerine koyamıyordum...

hiçbir şey oyalamaya eylemeye yetmıyordu acımı...

ilaçlara sığınmıştım sonunda...

birkaç saat kafamı bulandıran ama asla onu unutturmayan...

sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren...

bütün şarkılar bizim için yazılmıştı sanki...

boğazım düğümleniyor, dinleyemiyordum...

uyumak zor, uyanmak kolay olmuştu...

sabahı iple çekiyor...

bazen de "hiç güneş doğmasa" diyordum...

ne geceler rahatlatıyordu  ne de gündüzler...

ölmeyi isteyip, ölemiyordum...

rüyalar görüyordum, gerçek olmasını istediğim...

her sıçrayarak uyandığımda onun adını söylediğimi fark ettim...

telefonun çalmasını bekledim...gecelerce

aramayacağını bile bile...

her çaldığında yüreğim ağzıma geliyordu... bazense hiç çalmıyordu

ağlamaklı konuşuyordum arayanlarla...

yüreğim burkuluyordu...

canım yanacaktı...

bir daha sevmemeye yemin eder olmuştum...

hayata dair hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimden...

onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşuyordum...

defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğim için kendimden nefret

eder olmuştum...

yaşadığım şehri terk etmek bile istedim...

onunla hiçbir anımın olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek...

ama bir umut...

onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...

bu umut  gitmekten alıkoymustu...

gel gitler içinde yaşıyordum...

buna yaşamak denirse...

Gece yarısıydı uyandığında; yataktan kalkmak istemedi canı pek, yastığının üzerinden karanlığa baktığında bir resmigeçit töreni canlanıverdi bir anda gözünde. İlişki içerisinde bulunduğu tüm kadınlar ve erkekler farklı mizansenlerde geçiyorlardı. Tuhaf olan ise yüzlerinin olmamasıydı. Rüyalarda da olur hani; ayrıntılı görmezsin yüzleri ama kim olduğunu bilirsin. Ya da bir roman okurken kafada canlanan görüntüler akar ya arka planda, öyle işte... Ne yaptığını tasvir etmez beynin o anda...


Yüzlerin ismi vardı cismi yoktu. Tüm bu insanlar onun insanlarıydı. Biriktirmiş, beyninin loblarında saklamıştı onları. Bu insanları bir roman yazarı ustalığıyla senelerdir tasvir etmiş ve kaydetmişti beynine. Benim insanlarım diyordu. çünkü; onları kişileştirdikçe kafasında olduklarından öte bir kimlik kazanıyorlardı.

Örneğin bir sevgili; duyularından, biriktirdiklerinden beslenip ete kemiğe bürünüyor ve tanımlanıyordu. Aslında o tanımladığı kişi değildi, hatta kendi tanımladığı kişi bile değildi. O sadece beyninin bir odacığına sıkıştırılmak üzere oluşturulmuş bir resimdi. Sonra o sevgili ile yaşananlar bağdaştırılmıştı farklı odacıklarda. Tüm bu kümeler gerçekliklerle tutturulup inandırıcı kılınmıştı. Bir hatıra ne kadar yaşanmıştır ki? Mesela çocukluğunda ki o insan kimdi? Kimdi gerçekten âşık olduğunda yastığa kapanıp ağlayan ya da gerçekleşmeyecek hayallere inanan?


Bu ilişkilerden birine uzanıp aldı eline. Avucundaki hatırasını küçük bir heykelciği inceler gibi incelerken şimdi aslı nerede ne yapıyordu kim bilir... Yine hatırladığı gibi miydi? Saçları uzun muydu kısa mı? Limon sever mi sevmez mi? Hiç aklına gelmeyen bir özellik, örneğin yeni bir moda hakkındaki görüşleri neydi?


Bunlar hatıralarında bulunmuyordu, oysa aynı düzlemde bir yerde o bu soruların yanıtını verebilirdi. Şimdi onu gecenin bu saatinde arayıp saçma sapan sorular sorması gereksizdi. Diyelim ki ona sordu diğerlerini de arayıp sormalı mıydı? Bu da imkânsızdı elbet. Ayrıca sordu ve yanıtlarını da aldı diyelim... Ne değişecekti ki? Hatıralarını buna uygun olarak tekrar düzenlese... Kulağa ne kadar gülünç gelir değil mi?


Aslında hiç birine sahip olamamış biriydi. Aslında hepsi, kafasındaki resimlerin birbiriyle örtüşen renklerinden akıp giden yaşama bir perçindi. Basit bir teknik gibi dursa da ömrü alıyor işte... Bu perçinlerden bir ikisi gerçekliklerinden sıyrıldığı zaman diğer renkleri tetikliyor. Sonra bir baktı ki artık ideal resimle örtüşen pek bir yanı kalmamış. Mevsim değişmiş artık giyilmeyecek kıyafetler eline gelmeye başlamıştı... Öyleyse yazlıklarının ya da dahası eskilerinin arasına kaldırılması gerekenler vardı şimdi ortalıkta... Ama bunlar insan, kıyafet değillerdi ki, durduk yere yollasın o karanlık hücreye... Mazeretlerini aceleyle bulmalıydı. Onu terk etmeye cesareti yoktu; onun cesaretlendirmesi gerekiyordu.


Birkaç küçük kavga ile kendini inandırmaya çalışırdı belki de. Hala mı inanamıyordu? Öyleyse kendine bile çaktırmadan kafasındaki resimleri değiştirirdi, kalemini oynatırdı ne olacak ki...

Sanırım yavaş yavaş oluyordu; ilişkisinde yürümeyen şeyler çoğalmıştı. İpleri salıyordu tekneden. Belki karşısındakini son bir çaba ile kışkırtır, bunu başarabilirse eğer her şey yolunda demekti. Gereken mazeretler yeterli miktara ulaşacaktı.


Işık gittikçe azalıyor fark ediyor musun? Azaldı ve şimdi o sadece bir hatıra. Saçları kimi uzundu kimi kısa,bir fincan kahveyi 4 şekerli şekerli içerdi mesela.


Hala aynı mıdır ki?
—Bilemiyorum, geri kalan yedi milyarın renginde şimdi o, seçilmiyor buradan...


Kendi kendine konuşmaya başladığı bu gecede seçebildiği tek şey yüzleri olmayan kimselerdi artık. Eline evirip çevirdiği heykelciği aldı, tozlanmış olan yüzeyine nefesini savurdu, canlanmıyordu heykelcik. Hiçbir kıpırtı yoktu. Tekrar yerine koydu ve sonra bir rüyaya dalmak umuduyla güne kapadı gözlerini...


Sabah uyandığında önüne yığılmış "gerçekleriyle" yepyeni bir gün vardı karşısında...
Ben her şeyi bozmaya ne kadar meyledersem, sen o kadar elimden tutmuştun benim... Ben ne kadar her şeyin kötü olduğuna ve olacağına inanırsam sen o kadar sarılmıştın, sen o kadar da çok cesaretliydin, bir sabah koskoca bir şehri terk edecek kadar...Ben ne kadar inanmazsam sen o kadar inançlıydın, ben ne kadar düşersem sen o kadar kalkardın hep...

Sen kaçtıkça ben yüzleştim, sen kaçtıkça ben korumaya çalıştım, sen kaçtıkça ben tutmak istedim bildin mi bunları hiç...


Daha ne kadar iğrenç olabilirsiniz?

Durur zaman..Ne bir geçmiş ne bir gelecek vardır.Yıldızlar dökülür gökyüzünden
Ne bir düş ne bir umut vardır...

-Yum gözlerini…Bir yılan kıvraklığıyla koynuna girme vaktim geldi. En güzel kabusları tadacaksın şimdi



Göğsümü deş, Deş ve çıkar yüreğimi. Bak avuçlarının arasındaki parçalanmışa. Ömrünce yarattığın tek güzide esere bak! Hala yerindeyken sıcaklığı götür dudaklarının arasına... Ağır ağır Ama iştahla, Damla damla Ama dehşetle… Bula tenini, dudaklarını, gırtlağını, yüreğini kanıma...

Sanki ilk defa öldürüyorsun beni... Sanki ilk defa tadıyorsun beni! Tek günahın artık benim. Artık tüm günahlarım, azaplarım senin...

Bugün benim kıyametim. Tüm gazabım, vahşetim senin, Bir zaman tanrım olan sen gör diye!

 
Terk ediyorum rüyalarını işte, Yıldızlarım ve Ay'ım olmayacak yolunu ışıltan, Terk ediyorum diyarını, Sesim ve soluğum olmayacak ruhunu ısıtan, Yavaş yavaş çekeceğim bereketimi, Ve son bulacak erk'in, Dokunduğun her nimet, O an kuruyacak, Toz olacak...

Ve ben ki senin Tanrınım. Sen beni içinden atma cüretini gösterdin, Ateşle ve ağır ağır arındıracağım seni günahlarından…
Özlemle...

Issız çöllerdeymişçesine susarken sen, Ben çağlayanlarımı akıtacağım başucunda
Kanmayacaksın! Kanıma susayacaksın! Bereket dolu diyarımın kapılarını açacağım sana, Halil İbrahim sofraları olacak sonsuzluğa dek donatılanlar.Tek lokmasından dahi Tat almayacaksın! Tenime yanacaksın... 


Nuru göz kamaştıran perilerimi çıkaracağım huzuruna,İlham alıp bir destan yaratmanı bekleyeceğim sonra… Oysa sen aklını benden alamayacaksın!

Ve ben fısıldayıp kulağına en huzurlu düşlere uyuyacağım;


1. Kendini bir şey zannetmek ve sonra, o zannettiğinin yakınına bile yaklaşmadığını fark edip tepetaklak olmak.


2. Birine kendini kaybedecek kadar aşık olmak... Kişiliğini, isteklerini, arkadaşlarını, aileni kısacası elde ne varsa her şeyini elinin tersiyle kenara itip, unutup aşkta savrulmak. Sonunda aklını kaçırıp, duvara çarpmak, parça parça olmak.


3. Güvenmek, çok güvenmek hatta salak gibi güvenmek. Sonunda kazığı yiyip oturmak.


4. Alkolle aranda denge ilişkisi kurmayı becerememek... Sınırsızca içip, sınırsızca saçmalamak. Ertesi gün uyanınca kendinden nefret etmek. Alkol demişken, sarhoş olup eski sevgilini aramak. Rica edeceğim bu bahsi 30 yaşına kadar kapatmış olalım.


5. Paranın hesabını bilmemek! Maaşını beş günde tüketmek sonra parasız kalıp evden çıkamamak. Aferin çocuğum...


6. Sağlığına değer vermemek... Sahip olduğun özellikleri ve güzellikleri görememek. Kendine kötü davranmak.


7. Sevgilini aldatmak! Şimdi bu niye gereksin? Gerekir gerekir. a. Aldatanları kınamadan önce anlayabilmek için... b. Aldatmanın heyecanı gittikten sonra ne kadar da pişmanlık dolu, ne kadar insanı kendinden soğutan bir eylem olduğunu anlayıp bir daha yapmamak için...


8. Annenle ya da babanla küsmek! Gençsin, saçmasın, kendini çok önemli zannedersin, annenle babanla küsersin. İçin için kınarsın onları, bağlantıyı kesersin. İyisi mi sen bunu 30 yaşına kadar bir kere yap. 30'dan sonra cızzz.


9. Tarzın ve yaşam biçimin dışında biriyle beraber olmak... Bütün arkadaşların sinir krizi geçirsin, annen hocalara gidecek kadar aklını yesin. Sen de, "Benim burada ne işim var" desen de orada durmaya devam et. Nasılsa bir süre sonra arkana bakmadan kaçıp gideceksin.


10. Bir dostunun kalbini kırmak hatta onu kaybetme seviyesine gelmek... 30 yaşına kadar bunu yap, yap da dostsuz kalmak neymiş gör. Gör de bir daha elin gitmesin oralara.


11. Para kazandığın, çalıştığın ve yalnız yaşadığın için kadınlık kurallarını unutacak kadar kendini özgür hissetmek... İki kadeh attıktan sonra tek gecelik ilişki yaşamak. Sabah uyanınca kahrolmak.

12. Söz konusu erkekler olunca, beklentiye girmek... Ah benim kınalı kuzum, 30'a kadar bu işi çözüver canım yavrum. Erkeklerden bir şey beklemeyeceksin. Nokta. Ünlem ve peşine bir ünlem bir ünlem daha.


13. Senden yaşça büyük ve işlerinde başarılı insanları gözünde fazla büyütmek... Onların her şeyi bildiğini zannetmek... Kendini küçük köpek yavrusu misali hissetmek. Bir gün bakıyorsun ki, gerçek öyle değil. İnsanları takdir etmek başka, onlara saçma bir biçimde tapınmak bambaşka.


14. 'El alem ne der' endişesiyle yaşamak... Saçına, başına, işine, sevgiline, yaşam biçimine, dans etmene, kıyafetine... El alem ne derse desin, 30'a kadar bir parça aklın varsa bu şapşallığı da halledeceksin zaten.


15. Ani kankalıklar yapmak... Biriyle tanıştığının ilk haftasında onu kankan ilan etmek. Her şeyi beraber yapmak, sırlarını anlatmak, onsuz bir an geçirmemek çok eğlenmek. Eh tabii haliyle en kısa zamanda da ortada bırakılmak, dolandırılmak, onun dedikoducular kralı olduğunu fark etmek. Tıpış tıpış eski kankalarına dönmek.

Dün ve önceki gün sabah gazetesinin günaydın ekinde köşesinde Ayşe Özyılmazel çok güzel bir noktaya değinmiş...kadının 30undan önce yapması gerekenler ve 30undan sonra şiddetle kaçması gereken hareketler bakalım bize hangileri uyuyor...
 
30 yaşına kadar yapılacak 45 çok güzel hareket 


1. Bir müzik festivaline gitmek, çadırda kalmak, yerlere oturmak, avaz avaz şarkı söylemek. tamam bu hareket kız kıza eğlenirken kızlı erkekli kanka grubunda her yaş diliminde yapılmalı bence...

2. Bisikletle dolaşmak, paten kaymak, dağa tırmanmak, jet skiyle denizde uçmak, türlü türlü tehlikeli, tehlikesiz aktivite yapmak. yaptık,yapıyoruz


3. Yalnız yaşamak. Deneyip başarısız olup baba ocağına geri döndük


4. Erkek arkadaşınla aynı evde yaşamak. Bak bakalım evliliğe merakın kalacak mı kalmayacak mı? Yaşadık gördük olan modelde var olmayanda zaten ilişkiler bittiği an öküz öldü ortaklık bitti level’ına atlanıyor hemde o saniyede…

5. Derbi maçına gidip avaz avaz bağırmak.bu şık olmasada bir şey kaybetmeyiz

6. Gecenin kör vaktinde sokaklarda dolanmak. Beyoğlu'nda bütün barlara kulüplere girip zıplamak, sarhoş olmak. Tekila meselesini de 30'a kadar bitirip, vedalaşmak. Ah ah sanırım bu her daim olacak bir şey…aşkından derbeder olmakda ayrıca keyifli kendini keşfetmene yeni bir basamak oluyor dönem dönem seviyoruz ayrılık serzenişlerini insan olduğunu hatırlatıyor bana kalırsa


7. Meslek sahibi olmak. Bunuda hallettik

8. Tahammül edemediğini hissettiğinde aniden iş bırakmak. bu 30dan öncede sonrada zor gibi malum hayat çok sert b planı olmadan asla!

9. Tek başına yurt dışına tatile gitmek. Yeni yerler keşfetmek, kaybolmak, tanıdık yerler yaratmak. Bekle beni interrail geliyorum!

10. En az bir tane hakkıyla güzel ve sağlam bir ilişki yaşamış olmak. Oh çok şükür!bunuda yaptık gene olursa hayır demeyiz

11. Sırılsıklam aşık olmak. Şahane bişi yanıtım 10 ıle aynı

12. Terk edilmek, perişan olmak. Kötü görünse de o da güzeldir be... saygıyla eğiliyoruz

13. Depresyona girmek. Evden çıkmamak, kimseyle konuşmamak, yıkanmamak, kendinle baş başa kalmak. Sonunda nasılsa çıkacaksın o depresyondan.bravooooo buda yapılmıştır tarih tekrar eder zaten :)

14. Flört etmek, flört etmek ve yine flört etmek... bunun sözlük anlamını bilemediğim için no comment

15. O çok istediğin müzik aletini çalmayı denemek. Denedik deniyoruz

 
16. Mini eteğin keyfini çıkartmak! Yahu beş gün sonra bana mini etek yasaklanacak mı? Hadi oradan! Olmasada olur


17. Sevgilinin kıyafetlerini giymek. Her daimJerkek kankalarda olur

18. Kızlarla evde toplanıp dibine kadar yiyip, içip, sınırsızca ve terbiyesizce dedikodu yapmak. Kadınlar biraraya geldimi başka ne yaparlar ki? ortamda 2kadın olması yeterli sebep

19. Profesyonel birine müthiş fotoğraflar çektirmek. O genç halini yıllar sonra da görmek ve göstermek ister insan. :)

20. Evlenip boşanmak. "Çok şık oluyor" diyorlar, ille de yapın, evlilik takıntınızı atın. Gerek yok!!!

21. Karşı cinse "Seni seviyorum beni bırakma" diye yalvarmak. 30'dan sonra aslaaa!!! Hahahaha


22. Aynı insanlarla gün doğurup, gün batırmak. Heyoo

23. Üç gün uyumadan eğlenmek. Buda tamam
 
24. Tıka basa tatlı yemek. Heyo yaşasın yemek yemek

25. Halay başı olmak! Ben oldum, hakkını veremesem de süper! Almayayım 


26. Kendinden yaşça büyük en az bir tane arkadaş edinmek. Tecrübelerinden, sükunetlerinden ve bilgilerinden faydalanmak.iyiki varlar!


27. Bir şey biriktirmeye başlamak. Artık neyi seviyorsanız, benim plaklarım var mesela. Çöp eve sahibim neredeyse


28. Yemek pişirmeyi öğrenmek. Hatta tipinden beklenmeyecek yemekleri çok iyi pişirmeyi öğrenmek. Zeytinyağlılarda üstüme yok!

29. Bir filmi sahne sahne ezberlemek. Favorim olan herşeyi noktasına kdr hatırlarım

30. Evlenmemek... Bu arada en yakın kız arkadaşlarını sırayla evlendirmek.bu da yapılanlar arasında devam ediyor

31. Yırtık jean ve spor ayakkabılarla en ağır ortamlara bile girmekten çekinmemek. Gençliğine güvenip kimseyi sallamamak. Dönem dönem evet

32. Anneni karşına alıp, 'reklamlar bitti şimdi bana gerçek duygularını anlat' konuşması yapıp, anneni bir anne gibi değil, bir arkadaş gibi başından sonuna kadar dinlemek. Biraz şaşırtıcı olabilir ama kuş gibi hafiflersin. İlişkimiz hep böle oldu…iyi ki varsın mammi


33. Anne demişken, annenle baş başa zaman geçirmek. Her zaman


34. Masaların üstünde dans etmek. Olmasada olur

35. Ofsayt nedir öğrenmek. Geçiniz

36. Neyi sevdiğini, neyi sevmediğini öğrenmiş olmak. Değişken bir durum moody mode orantılı

37. Şarkı yazmak, resim yapmak, fotoğraf çekmek, yazı yazmak...ben bu işi bitirmişim
J

38. Nasılsa verebileceğini bilerek kilo almak. Aman, 30'dan sonra riske girmeyin!

39. Sigarayı bırakmak!


40. Jartiyer giymek. Tamam, taşırken çok sevimli değil, düşüp duruyor ama yine de giymeli.


41. Kız kıza tatile çıkmak.

42. Sağlam erkek arkadaşlar edinmek, erkekler hakkında bilgi toplamak, erkek dünyasını anlayamasak da ucundan koklayabilmek.

43. Tekrar tekrar okuduğun 'en sevdiğin' kitaplarının olması, her gün okuduğun yazarları belirlemiş olmak, onları okumadan güne başlamamak.


44. Sadece tek bir konser izlemek için kalkıp yurtdışına gitmek.

45. Bu da Eda'dan: En az dörtbeş kişiyi kendine aşık edip, hepsinin etinden sütünden faydalanmak. Sonra yapamıyorsun çünkü! Çok kötüsün Eda!

 
Eveet geldik sona…ben evlenme kısımları dısında evlilik konusu dısında herşeyi yapmışım yapmaya devam edicem…son maddelere harfiyen uyan bir kadınım..ama evlilikmiş boşanmakmış bana uzak olsun...



Bir haftadır orada burada geziniyorum. Ancak bugünün planı kesinlikle yapılması gereken türden bir plandı. 8 Kasım'a kadar sürecek olan 11. Uluslararası İstanbul Bienali'ne gitme planı yaptık. Üstüne de sinema sezonunu açtım. Yani tam bir "Sanat Pazarı" yaşamaya başladım. 

Bir tanım yazalım öncelikle...
BİENAL :  Fransızca biennal (iki yılda bir olan). "iki yılda bir tekrarlanan yarışma, şölen, sergi vb. olaylar" için kullanılmaktadır.

 İtalyanca "her bir diğer yıl" anlamına gelen ve iki yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen addır. Çoğunlukla kültürel veya sanatsal faaliyetler için kullanılan bir terimdir. En eski bienal 1895'ten beri düzenlenen Venedik Bienali'dir.
Türkiye'de de 1987 yılından beri düzenlenen ve her iki senede bir tekrarlanan Uluslararası İstanbul Bienali bulunmaktadır.

Peki bienalin sözlük anlamını öğrendik aklımızda biraz daha netleşti diyelim peki ya KÜRATÖR ne demek??

KÜRATÖR : küratörün rolü müzeden müzeye değişir. fakat küratör hiçbir zaman, 'müzeden sorumlu kişi' değildir; çoğunlukla, sorumlu olan yöneticiye yakın bir kademededir. küratörün görevleri ;
 (1) müze için eser satın almayı,
 (2) depoda korunmasının denetlenmesini ve
 (3) onu sergilemeyi, sergiye koymayı kapsar. bu geleneksel görevler, sürekli serginin idaresine ve ek olarak, geçici sergiler düzenleme işine dayanır. 


aslında bu, kendini modern sanata adamış küratörlerin temel görevidir. bu alanda yaratıcı bir çaba göstermek ve sergileyeceklerine karar verirken gerekli araştırmayı yapmak zorundadırlar.

küratör herhangi bir anda; sergiler için sanat dünyası tarafından sunulan çoklu olanakların içinden, sunmak istediği şeyi seçer ve projenin uygulanabilirliğini hesaplar. bu nedenle, dört bir yandaki sanat hakkındaki etkili bilgiyi ayıkladıkça, görevi, üretim öğelerinden biri olmaktır. bir sergi ortaya koyduğunda konumu değişir: sergi ziyaret edildikçe müzenin üretiminin bir parçası olarak takdir edilir. böylece küratör, bir kurum olarak müze ile tüketiciler olarak halkın arayüzünde durur....




Bu seneki bienal Bertolt Brecht'in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası olan "İnsan Neyle Yaşar" başlığıyla sergileniyor. Bienalin küratörlüğünü Zagrebli dört kadından oluşan küratör kolektifi What, How & For Whom (WHW) üstlenmiş. 40 ülkeden 70 sanatçının 141 eserinin sergilendiği 11. Uluslararası İstanbul Bienali'nin temel sergi alanı her zamanki gibi Antrepo No.3. Bunun dışında yine Tophane'deki Tütün deposu ve Feriköy Rum Okulu'nda sergilenen eserleri de aldığınız bienal biletiyle gezebiliyorsunuz. Ben bugün yalnızca Antrepo No.3'ü gezebildim.

İşte karşınızda Bienal Favorileri listem


* Kudüs'te yaşayan Jumana Emil Abboud adlı sanatçının hazırlamış olduğu Nar adlı video çalışmasına bayıldım. Dökülen nar tanelerini yeniden kabuğuna yerleştirmeye çalışan bir kadının ellerini izliyorsunuz. Bu zahmetli ve anlamsız görünen çaba, aslında şiddetli yerinden edilme durumlarının etkilerini yok etme çabasına dikkat çekiyor. (Elbette kitapçıktaki açıklamayı okumadan bunu anlamak mümkün olmuyor. Ama bu amaçla çekilen bir video olduğunu bilerek izlediğinizde de yaratıcı anlatıma hayran kalıyorsunuz.)


* Zanny Begg'in Şeker mi (Şaka mı) adlı çalışması da beğendiklerim arasındaydı. Sermayenin her yerde hazır ve var olma niteliği ile maksimum kâr sağlama amaçlı yapılan gösterişli eylemlerin yorumlandığı bir çalışma.


* 1997 yılında hayatını kaybetmiş Alman sanatçı Brehmer'in Bir İşçinin Ruhu ve Hissiyatı adlı çalışması ilginçti. Üretim süreci sırasında işçinin ruh halini grafiksel olarak gösteren bu çalışmada kapitalist sisteme bir gönderme var.


* 1998'de Paris'te kurulan Bureau D'etudes adlı medya kolektifinin Terörün Yönetimi adlı çalışması kesinlikle çok güzeldi. Geride kalan gizli orduların ve bunların başlıca operasyonlarının 1950'lerden bu yana tüm dünyada nasıl birbirleriyle bağlantılı olduklarını bir harita üzerinde gösteren bu çalışmada 1 Mayıs 1977'de Taksim Kazancı Yokuşu'nda yaşanan facia ve Ergenekon da yerini almış.


* Hemen girişte yer alan Wafa Hourani'nin Kalendiye 2087 adlı enstalasyonu süperdi. Kalendiye askeri kontrol noktası ve mülteci kampının gelecek projeksiyonunu keyifle inceleyebilirsiniz.


* Beyrutlu sanatçı Rabih Mroue'nun üç video çalışmasından Ruhla, Kanla adındakine bayıldım. Yurt, soy ve fedakarlık kavramları üzerine bir toplum yaratılmasının yanlışlığına gönderme yapan çalışmanın sonu çok etkili! Farklı olanın kim olduğunu görmek içinizi burkabilir.


* Mohammed Ossama'nın Adım Adım adlı çalışması sanatçının mezuniyet projesiymiş. Bu video çalışmasında da köylü nesilleri vatandaş-askere dönüştürme süreci sonrasında toplumun şiddeti nasıl normalleştirdiğini ve haklı gösterdiğini görebiliyorsunuz.


* Etcetera'nın Erörist Kabare çalışması da favorilerimdendi. Bir şarap şişesinin, palyaçonun ya da çay fincanının düşüncelerini duyabildiğiniz bu çalışma ile "Erörizm" terimiyle tanışacaksınız.



* Kavafis severler Kahireli ressam Anna Boghiguian Kavafis'in şiirlerinden oluşturduğu 50'den fazla illüstrasyon çalışması.


Aklıma ilk gelenler bunlar olsa da başka birçok ilgi çekici eserin olduğunu belirtmeliyim. Bazıları fazla anlaşılmaz olsa da ve birçoğunda "İnsan Neyle Yaşar" temasıyla bağlantıyı kurmakta zorlansak da ben yine de bu seneki Bienal'den keyif aldım. Girişte 2 TL'ye satılan Bienal kitapçığını mutlaka almanızı ve kitapçığınızdan yardım alarak sergiyi gezmenizi öneririm. Hem unutmayın, insan sanatla yaşar! :)


İnsan Neyle Yaşar? Özellikle Tek Sayıyla Biten Yıllarda!


İyi gezmeler...



Ne istemiştim biliyor musun,
seni tanısam da sevsem demiştim,o gün demiştim ki sana " beni sevişini merak ediyorum"
başkalarınla kelebek gibi tüm hücrelerimdeydin...
sonra...Ne  oldu da hep karşı karşıyaydık, aynı masada başkalarıylaydık konuşmazdık...

Yaz geldi hatta gitti kış geldi bile... 

istemiştikki Sigaramızı, tulumumuzu alsak yanımıza. 
Şöyle dağa denize gitsek, ilk orda öpüşsek, ilk orda sevişsek denizin gözleri önünde. Tüm gece göğsünü sevsem, tüm gece bize baksak bizi sezsek. Sabah da kahvaltı da özümlesek, her şey biz uyandığımızda başlamış olsa, yeniden can bulsak kendimizde.


Ne düşünmüştüm biliyor musun, her tepede sevişsek güneş doğar-batarken, her köşede toplumdan çekinsek de utanarak bakışsak bizim bildiğimizi herkesin bildiğini düşünerek...


Her sigaramda parmaklarımın narinliğini görsen detaylarındaki estetiğe hayran olsan, ilk nefesim senin nefesin olsa son nefesimi de gene sana versem yeminlerimiz vardı bizim oysa...


Oysa ki; İstanbul’a dönecektik köşelerimize çekilip, gördüğümüz her rüyaya birbirimizi ekleyecek 'yalan ya bunlar' deyip sehpaya tekme atar olucaktık oturduğumuz yerden.

Sonra da gerçek dünya edebiyatıyla zamanı geçiştirip topu ortaya atacaktık, Bunları bir yana bırakıp 'hadi ya kaldır bir taraflarını” diyecektim...

tünelde buluşup ağzımızın suyu akana kadar öpüşüp, dilimize tuz tadı gelecekti...
Gene birbirimize âşık olup sarhoşluğumuza içecekti halbuki... Kalkıp şöyle tünele doğru yürümeliydik o sessizlikle, Taksiye binip sana gidecektik benzinciden dört bira daha alıp...
Ben bira'ları getirecektim önden, bir bira bir sigara daha içip banyoya girecektik. Oturup karşılıklı küvete, sessizce birbirimizi süsleyecektik daha. Kalkıp yatağa yönelecek, öylece sızacaktık, cam açık yaz ılık.


Günlerden pazar olucaktı hergün,
gözlerimi açmayacaktım yine  sen görene kadar gözlerimi. 
Nefesim kesilecek,
gülüşsek, güzelliklerimizi görecektik.
Öğleden sonra seni de uyandıracaktım
kahvaltı edecek, ki ben hayatımdaki ilk uzun sabah kahvaltılarını seninle yapmıştım seninle anlamlıydı sabah kahvaltıları...


Ayları devirsek ve bir gün bana telefon açıp işten çıkınca buluşalım desen, ikimizde farkında olsak ne diyeceğinin. Bu sefer meydanda tramvay durağında buluşsak bir tek şey söylesen, artık doyduğumuzu belirten ben de kendime söyleyebilsem sayende, mutlu bir şekilde ayrılsak. Uzun bir aradan sonra ilk defa ilişkinin olgunlaştırıcı etkisiyle ölü derimi atsam, senin gidişinle bir kere daha doğsam.
Ne istiyorum biliyor musun,

Bir gün karşılaşacağız zaten, hedeflerimiz yakın duruyorlar gelecekte...



aynı terasa açılıyordu, yanyanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda. sabahları ya da akşam üzerleri karşılaşıyorduk. ortak duş, ortak mutfak, çekingen bir selamlaşma. aynı terasta yanyana kuruyordu çamaşırlarımız. bu ürpertiyordu beni. acemi, tutuk bir kaç sözcük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta seyrediyorduk günbatımını. bu da ürpertiyordu beni.

ışığın azalan şiddetinde yanyanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine. elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında. sahildeydik ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda da. sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu. pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. ikimiz de yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında... 

oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler. birbirinden kamaşmaya başlamıştı. tenlerimiz, dokunmasan da, yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü. aramızdaki çekim tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara. o akşam terastaydık gene. gün çoktan batmıştı. çamaşırlar asılıydı, uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları... nedense herzamankinden başka bakıyordun bana. sonra usulca dedin ki: "ilk kez birinin tenine dokunma isteği duyuyorum içimde." benim için yaz başlamıştı. "dokun öyleyse" dedim. sustun. uzun uzun baktık birbirimize. kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu yüzünün derinliklerinde...

sonra hiçbir şey söylemeden usulca kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. saatlerce orada, gecede ve terasta kaldım. sabah uyandığımda, odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin, baktım... yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgarda.

bir daha hiç rastlamadım sana. hiçbir yerde, hiçbir yazda. düşünüyorum aradan onüç yıl geçmiş. onüç yıl içinde uyanan o isteğin anısı saklı duruyor mu sende?
birden adını hatırlamadığımı farkettim bunu yazarken. ama terasta çırpınan havlunun rengi hala gözlerimin önünde...

onüç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde, neden ansızın aklıma düştüğümü sordum kendime.
sonra anladım: "bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiç bir seferinde!"...


murathan mungan
08.05.92
yaz geçer

kimi yaralar merhem kaldırır
kimi yaralar açılır
bir uçuruma

içinde uyuttuğun adlandırılmamış hayvan
kelimelerdir uyandıran
ve yanıltan
yarası geçmişten kalmış bir başlangıca

dilsizdir bazı yaralar
söylemez sahibini

kısık kanatlı kuşun alçak uçuşu
bağışlanmış adımı sakladım sana

akşama serinliğini veren yokluğun
adını yazdığın deniz, okunaksız nehirler
yüzün
bir madencinin akşamları gibi
yeryüzü bana

sahibine dönmez yara
başkaları sardıkça

mürekkep dağıtır kelimeler
başka aşkların sayfalarına
baktıkça
cümle kapısı yoktur bazı hayatların
sırlarına ve surlarına
tırmandıkça azaldığın duvarlar: taşıl sayıklama
yokluğunda bile ne kadar var, yani aşk,
kendinden yapılmış büyük kuşatma

bir suskunluk yemini gibi
kabuğunun içinde yaşayan yara
unutsa da gövdedeki yerini
sıcak tutkal hatıra serinliği
her aşk ilk yarayı derinleştirir
bir kere daha söyler
söyleyeceğini

yara dediğin sanıldığından daha derindir

asıl yara zamandır
açılıp bir sebebe
yenisiyle kapanır
eczası cezası sızar derine
yaraların da hafızası vardır
gülün bittiği yer
ihanet etmez kayıtsız sahibine

kaç şiir eder bir sayfanın zamanı
cümlesi yarım kalmış
asma dalında salkım yaralar
dokunsan bir türlü
sussan kireç aklığında kâğıtlar kabuk bağlar
yazı yarası

yarayı okuyamayan yazıyı ne anlar

aşkta asalet noksan artık
merhamet eksik
tuz hakkı, yetim tütün
vekar
kayıplarını say çağ
insan bu kadar

senden değil önceki yüz yıllardan
senin çağında aldığım yaralar

yazla, yazıyla
geçenle, kalanla
yaz geçer, derken
sen de biliyordun
sahipsiz şair
yazınca da geçmiyor
başka yazlara vurdukça
anayurdundaki ağrı
başkalarının yaşadıklarına
tütün ve tuz olan
kelimeler
aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna
düşen pay
kendine kazdığın kar kuyusundan
su taşır herkese kısık çeşmeler

Murathan Mungan