”Bir film ya da çizgi film karakteri olsaydım keşke” diye geçti mi içinizden hiç...

Öyle kurşunlar atıldıkça ölmemek, arabaların, binaların tepelerinden atlayıp uçmak için değil ama sadece… dostunuzun/düşmanınızın sayısını bilemeyeceğiniz kadar çok olması, gerçek ölümsüzlük formülünün bizzat kendisi olmak için… ben az önce böyle birşeyi isteyebileceğimi fark ettim… gerçi kulağa geldiği kadar güzel birşey olmayabilir, ne de olsa karakterler keskinliği ölçüsünde akılda kalıcı olur... keskinlikler ise değişime kapalıdır… değişmeyecek, hep aynı kalacak ama ölümsüz olacaksın… 

Kötü bir kahramansan kötülüğü, iyi isen iyiliği yaşayacaksın sonsuzlukta… vampirle görüşme'de çocuk kahramanın ve hatta onun vampir olmasına neden olan diğer vampirin isyan sebebi… her ne kadar oradaki isyanın temeli "küçük" kızın fiziksel değişimleri yaşayamadığı yönünde olsa da, mantıklar benziyor.. tüm yaşantın sana biçilen kaftan kadar olacak… "normal" insan olmanın yükseliş ve düşüşlerinden, tat ve acılarından uzak… bağımsızlığına çok düşkün değilsen kabullenebilinir sanki, ama ya özgürlük.. bir ağaçsan misal, ağaç olarak yaşayacaksın, koşmadan, gülmeden, arkadaşlarınla eğlenmeden ama sonsuza kadar…


Peki, filmlerden gerçek yaşama dönelim.. Teorikte sahip olduğumuz o değişim, gelişim özgürlüğünü ne kadar yaşayabiliyoruz ki… yarattığımız bir film/çizgi film kahramanı da yoksa eğer, ağaç formatındaki insanlar değil miyiz, üstelik sonsuza kadar da yaşayacak değiliz…


neyse işte..öyle..
İhanet şöhrete bulandı ya da şöhret ihanete ve ihanet bir kez daha mizansen olarak şöhrete armağan oldu…

Hani televizyondaki magazin programlarında ünlülerin tuhaf hallerini, açıklamalarını, hareketlerini görürüz de, anlam veremeyiz. Mesela ne gerek var böyle konuşmalara deriz. Özellikle de, şu anda bile, zamanında neredeyse her gün adından bahsedilen, içtiği su, yediği yemek olay olan şöhretlerin, o şaşaalı dönemleri sonrasında yapıp ettiklerini görünce... “Kardeşim hiç yakışıyor mu sana, ucuz hareketler ve sözlerle gündem olmaya çalışmak” deriz. Ama şöhret olmak ya da popüler olmak diyelim ki bağımlılık yapıcı bir şey ve herkesin her an gözbebeği iken birden akıllara bile gelmeyen biri olmayı hazmedebilir mi bu bağımlılık şarabından içmiş kişi?

Kendi özel yaşantılarımızda da öyle değil midir? Birilerinin biriciği, gözbebeği, bir tanesi olmayı, özel hissedilmeyi kanıksamışken o kişinin, hiç kimsenin hiçbir şeyi olmak acıtmaz mı canımızı? Yalan "şöhretler" peşinde koşmaz mı insan? Ya da hiçkimse olmaya düşmemek uğruna,yoldan geçen herhangi biri olmamak adına her şey olmaktan da vazgeçmez mi insan?

Ama burada ihaneti sevenlerine, hayranlarına değil, kendinedir. "Ben bu değilim ama bunu yaparsam hoşlarına gider ve bana değer verirler" diye düşünüyorsa… Aslında yapmak içinden gelmediği halde, kendi gibi davrandığı önceki tecrübelerinden aldığı ve hoşlanmadığı bir netice doğrultusunda tedbirli bir davranış geliştirdiyse bize karşı maske taşıyor, bizi aldatıyordur. Ama asıl ihaneti kendinedir ve bu ihanet hayranlarıyla ilişkisini içinden geldiği gibi yaşayamamaktan mütevellittir.
İnsan ya kendine ihanet eder ya da karşısındakine... Ya kendine dürüst olur ya da diğerine.

Birçoğumuzun pembe yalanlar adı altında vicdanını rahatlattığı, böylece dürüst olduğunu düşündüğü davranışları vardır. Birçok konuda, birçok durumda "mış" gibi yaparız.

Sevenlerimize, dostlarımıza ya da kendimize sürekli "mış" gibi yaparız. Onları üzmemek adına, terbiye adına, toplumsal nedenlerle bazen elimizde olmayan nedenlerle buna mecburuz der; inanırız, sorgulamayız, kuşku duymayız yaptığımızın doğruluğundan.

Önce maskeler biçilir ardından takılanlar gereği hazırlanan mizansenler yerine getirilir.

Pek nadiren kendimiz olduğumuz anlarda bile, dürüstlük kavramımız karşımızdakinin dürüstlük kavramı ile şu ya da bu nedenlerle örtüşmediğinde, hemen pembe yalanlar söylemeye başlarız. Yani, ya içimizden geleni yapmayarak kendimize ya da yaparak karşımızdakine ihanet ederiz.

Bazen içimizden geleni karşımızdakine türlü renklerle boyayarak sunup, bir tür sahte dürüst olmayı da deneriz. Bazen de olması gerekeni yapar, cesurca, saygı ile olanı biteni ya da olan biteni olduğu gibi bildirerek hak ettiği hamleyi ona bırakırız. Bu sonuncusu, nadiren başvurduğumuz bir yoldur ve bu defa becerebilirsek, korkaklığımızı yenebilsek bile, her zaman dürüst olamadığımızdan bu defalık dürüst hissetmemiz bile kendimize olan ihanetimizi yok etmez. İçimizdeki çocuk bilir, onu yanıltmamız imkânsızdır. O; göründüğü gibi olmayı, olduğu gibi görünmeyi özler...

Acaba insan sosyal bir varlık olmasa, ihanet olur muydu?

Sosyal rollerimizi oynayabilmek için takmak zorunda olduğumuz maskeleri söküp atalım. Kabul görmek için kendimizi içine sokmak, kendimizi sığdırmak zorunda olduğumuz kalıpları yok sayalım. O zaman ihanete gerek olur muydu?

Benim cevabım "hayır". Siz ne düşünüyorsunuz?