Gün içinde saatlerce yalnız kalmak isteyen bir kişi tanıyor musunuz? Duygularını ve fikirlerini sakin bir sohbetle paylaşmayı seven ama eğer bir akşam dışarı çıkarsa, ertesi günü kendine ayıran... İnsan içindeyken esprileri ve sohbeti ile başı çeken ama süresi doldu mu da kaçmak için delik arayan, canı istemiyorsa yanına konuşmak için gelenlerden bile çaktırmadan kaçan... Eğer böyle birini tanıyorsanız, o kişi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ciddi, yabani, problemli veya asosyal?


Eğer bu sorulardan birine "Evet" diye cevap verdiyseniz, onun hakkında yanlış düşünüyorsunuz. Karşınızda muhtemelen kendi içine dönük yaşamayı seven bir insan var... Benim gibi. asosyal veya yabani değilim. Sadece kendi dünyamda yaşamayı seviyorum... Ben mesela, çekingen olduğumu söyleyemem... Gerçekten insanların hayran olduğu sosyal girişkenliğim vardır. Bulunduğum bir ortamda esprilerimle insanları kırar geçiririm. Huysuz değilimdir, insanlardan nefret etmem. İlgimi çeken konularda derin sohbetler yapmaya bayılırım. Hele karşımda konuşmasını bilen, beni anlayabilen biri varsa, enerjimden yerimde duramam... Ama sonra bir anda ortadan kaybolurum... Çünkü içe dönüğüm!

Her şeyden önce içe dönük insanlar kesinlikle çekingen değillerdir. Çünkü çekingen insanlar sosyal ortamlarda endişeli ve korkak olurlar. Ben değilim. Ben sadece diğer insanları yorucu bulurum. (Hele fazla sosyalleşmeyi sevenleri...) Yalnız kaldığımda kendimi yalnız hissetmem. Dışa dönük yaşayanlar enerji dolu insanlardır, yalnız kaldıkları zaman kendilerini yalnız hissederler ve enerjileri azalır. Dışa dönük bir insanı iki dakika yalnız bırak, hemen telefonuna sarılır. Bende ise durum tersine, biraz fazla insan içinde kaldıysam, hemen sığınağıma gidip, kendimi toparlamam gerekir. Mesela benim formülüm; sosyalleştiğim her iki saat için, bir saat kendimle olmam lazım... Bu asosyallik değil, depresyonda olduğumun belirtisi de değil. Sadece kendi düşüncelerimle yalnız kalmak bende uykunun verdiği etkiyi yaratıyor. Dinleniyorum... Ama gerçekten yanlış anlaşıldığımı düşünüyorum. Bazen en yakınlarım tarafından bile...


Mesela, yalnız kalmak istediğim zaman yakınlarım bana, "İyi misin?" diye sorar. Ben dışa dönük yaşayanları kolay anlarım. Neye ihtiyaçları olduğunu görürüm. Zaten ortadadır... Ama dışa dönük yaşayanların içe dönükleri anlaması zordur. Neden yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu anlamadıkları için "Aman ne asosyalsin!" diye başlarlar. Kaçına anlatmaya çalıştıysam da, daha anlayanını göremedim. Diyorum ki; eğer biraz kendi başınıza sakin ve huzurlu kalmayı becerebilseniz hayatta problem olarak gördüğünüz pek çok şey önemini yitirebilirdi... Ve eğer bana karşı biraz daha anlayışlı olmak isterseniz şu üç şeyi bilmeniz gerekir: İlki, içe dönüklük bir seçim değil, yaşam tarzı değil, sadece yapım... Ben böyleyim. İkincisi, içe dönük bir insanı gördüğünüz zaman "Neyin var senin, iyi misin?" diye sormayın. Üçünçüsü, iyisi mi başka da bir şey söylemeyin...
Sahtelik, taktikler, gerçeği saklayan veya değiştiren yalanlar... Günümüzün ilişki kurallarının temelini oluşturuyor. Neredeyse kimsenin kimseyi pozitif göremediği bir dünyada yaşıyoruz.

İnanması ve uygulaması zor biliyorum ama ısrarla tekrarlıyorum; eğer insanlar kendileri hakkında dürüst olabilseler, çok daha ilginç ve sürükleyici ilişkiler yaşayabilirler. Çünkü günümüzün aşk oyunlarında can sıkıcı bir aynılık var...

Bu yıl ilk defa yeni bir yaşa girerken birazcık da olsa isteksizlik oluştu içimde.
bir şeyler eksik yaşanmış gibi geliyor, garip hissediyorum…

Çoluk çocuğa karışmadan, iş stresine girmeden, hayat monotonlaşmadan yaşanacak yılların hesabını yapıyordum, sonra da o zaman diliminin kısalığı sezinlemeye başlamıştım ki…

Hala çoluk çocuğa karışmadım ama iş stresine girdim, hayatım monotonlaşsa bile bunu henüz hissettirmiyor, yaşanacak yıllarımın hesabını yapma durumuda söz konusu değil, hayat ne getiricekse yaşamaya hazırım.


Belki de ilk defa ciddi olarak arkaya dönüp geçmiş yıllarımın muhasebesini yapıyorum..
beynim benzersiz bir flashback şöleni hazırlıyor bugünlerde bana.

Bir taraftan artık hayatta bazı şeylerin kesinlikle değiştirilmesi gerektiği düşünürken hiçbirşeyin değişmeyeceğini kavrayacak kadar da olgunlaşılıyormuş bu yaşta..

Yine de güzelmiş, özelmiş, değişikmiş 23 yaşında olmak, yirmiüçüncü yaş gününü yaşamak.

Sabah farklı bir güne uyanmak isteği oluştu içimde. değişen birşey yok aslında. oysa, yüz bildiğim yüz, ev bildiğim ev, duvarlar yine aynı duvarlar. sabah telefona atılan mesajları okuyacağım yatakta uzanmış bir şekilde, ısınamayacağım, modern teknoloji dost yüzü göstermeyi çoktan kaybettirmiş. üşüyeceğim. kalkip hazırlanacağım doğum günü çocugu olduğum için… oysa istediğim sevdiğim insanlarla birlikte geçirilecek bir gün… Yine yüzleri olmayan güllerin kokusunu içime çekerim belkide.


Hüzünmüş doğum günü. 1 yıl daha gitmiş işte ellerimin arasından. koskoca 1 yıl daha kaybolmuş. zamanı durduramadığımı tek bir günle anladım. böyleymis doğum günü depresyonu.

İyiki doğdum… Anneciğim beni iyi ki dünyaya getirmişsin…

Çocukluk yıllarında gitmekten zevk aldığım, Ama artık gitmenin iyice eziyet halini aldığı mahalle parklarının birindeyim. Bankta oturmuş geçen zamanların analizini yaparken 200 metre uzağımdaki 5–6 yaşındaki pamuk gibi bir kız çocuğuna takıldı gözlerim...

sessiz sicim sicim gözyaşı dökerken ben, onun ağlamasına da şahit oldum, göz göze geldi kırmızı 2 çift göz. Altı yaşlarında ya var ya yok; sarı saçlı, iri mavi gözlü bir kız çocuğu… O sarı saçlarına meydan okurcasına birde süt gibi beyaz teni var. Yerinden doğruldu, kendinden büyük 6 adım attı başını kollarımın içinden geçirip saçlarını göğsüme dayadı...

— güzel kokuyorsun dedi
çocuklar parfüm sıkmaz ben çocuk kolonyası sürüyorum "koklasana!"ensemi...

Süt kokuyordu aslında bebek kolonyasından öte... Çocukluktan genç kız olana kadar sürdüğüm hatta ara ara gene sürdüğüm kolonya dışında çocuk kokuyordu bebek teni...

— kucağına alsana beni tam dayayamadım saçlarımı göğsüne dedi...

Hafifçe yerimden doğrularak kucağıma aldım, hiç bırakmamacasına dayadı tepeden toplu saçlarını göğsüme, rahat edemedi, saçlarını kurtardı tokasından hafifçe salladı başını birazı yüzüne düştü perçemlerinin... Benden çok uzun saçları vardı...

Yüzüne düşen perçemleri sıyırıp, yüzünü tam olarak görmekte tereddüt ettim, titredi ellerim...

— adın ne senin dedim?
— Yağmur! Şuradaki de “Emirhan” ikizim...

Dizine kadar sıyırdı pantolonunu bacağındaki morluğu gösterdi,

bak bunu o yaptı, ısırdı beni çizgi film izlerken...

— Emirhan hep sokakta... Arkadaşları var onlarla oynuyor benim kimsem yok, sokağa çıkarmıyorlar beni!

— ne yapıyorsun peki evde sıkılmıyor musun hiç? Okulda arkadaşın yok mu?

— okula seneye gidecekmişiz küçükmüşüz daha anaokuluna gideceğiz Emirhan’la

nerede oturuyorsun sen? dedi

buralarda yakın dedim. onlara yakın olduğumu zannetti.

gelsene bize, gelmek istersen gelirsin, atla arabaya gel, yoksa kullanamıyor musun?

— arabam yok ki! dedim

— babamın bir sürü var birini sana verelim bize git gel...

— sen anne misin peki?

— hayır değilim evli de değilim ben... Senin gibi evimizin küçük kızıyım ben...dedim

— peki, ailen nerede? dedi

— annem evde beni bekliyordur muhtemelen babamla beraber bide kocaman bir kız var bizim ailede benim ablam... Ama o evli... Senin annen olabilecek yaşta...

— sende benim annem olabilecek yaştasın... Evlen seninde bebeğin olsun...

— sen benim kızım olur musun yağmur? Dedim...

Dudaklarını büzdü, emirhan’a, annesine babasına baktı dönüp...

— olamam ki... İstesem de olamam... Annem var babam var bir de o var...