yedi milyarın rengi

Gece yarısıydı uyandığında; yataktan kalkmak istemedi canı pek, yastığının üzerinden karanlığa baktığında bir resmigeçit töreni canlanıverdi bir anda gözünde. İlişki içerisinde bulunduğu tüm kadınlar ve erkekler farklı mizansenlerde geçiyorlardı. Tuhaf olan ise yüzlerinin olmamasıydı. Rüyalarda da olur hani; ayrıntılı görmezsin yüzleri ama kim olduğunu bilirsin. Ya da bir roman okurken kafada canlanan görüntüler akar ya arka planda, öyle işte... Ne yaptığını tasvir etmez beynin o anda...


Yüzlerin ismi vardı cismi yoktu. Tüm bu insanlar onun insanlarıydı. Biriktirmiş, beyninin loblarında saklamıştı onları. Bu insanları bir roman yazarı ustalığıyla senelerdir tasvir etmiş ve kaydetmişti beynine. Benim insanlarım diyordu. çünkü; onları kişileştirdikçe kafasında olduklarından öte bir kimlik kazanıyorlardı.

Örneğin bir sevgili; duyularından, biriktirdiklerinden beslenip ete kemiğe bürünüyor ve tanımlanıyordu. Aslında o tanımladığı kişi değildi, hatta kendi tanımladığı kişi bile değildi. O sadece beyninin bir odacığına sıkıştırılmak üzere oluşturulmuş bir resimdi. Sonra o sevgili ile yaşananlar bağdaştırılmıştı farklı odacıklarda. Tüm bu kümeler gerçekliklerle tutturulup inandırıcı kılınmıştı. Bir hatıra ne kadar yaşanmıştır ki? Mesela çocukluğunda ki o insan kimdi? Kimdi gerçekten âşık olduğunda yastığa kapanıp ağlayan ya da gerçekleşmeyecek hayallere inanan?


Bu ilişkilerden birine uzanıp aldı eline. Avucundaki hatırasını küçük bir heykelciği inceler gibi incelerken şimdi aslı nerede ne yapıyordu kim bilir... Yine hatırladığı gibi miydi? Saçları uzun muydu kısa mı? Limon sever mi sevmez mi? Hiç aklına gelmeyen bir özellik, örneğin yeni bir moda hakkındaki görüşleri neydi?


Bunlar hatıralarında bulunmuyordu, oysa aynı düzlemde bir yerde o bu soruların yanıtını verebilirdi. Şimdi onu gecenin bu saatinde arayıp saçma sapan sorular sorması gereksizdi. Diyelim ki ona sordu diğerlerini de arayıp sormalı mıydı? Bu da imkânsızdı elbet. Ayrıca sordu ve yanıtlarını da aldı diyelim... Ne değişecekti ki? Hatıralarını buna uygun olarak tekrar düzenlese... Kulağa ne kadar gülünç gelir değil mi?


Aslında hiç birine sahip olamamış biriydi. Aslında hepsi, kafasındaki resimlerin birbiriyle örtüşen renklerinden akıp giden yaşama bir perçindi. Basit bir teknik gibi dursa da ömrü alıyor işte... Bu perçinlerden bir ikisi gerçekliklerinden sıyrıldığı zaman diğer renkleri tetikliyor. Sonra bir baktı ki artık ideal resimle örtüşen pek bir yanı kalmamış. Mevsim değişmiş artık giyilmeyecek kıyafetler eline gelmeye başlamıştı... Öyleyse yazlıklarının ya da dahası eskilerinin arasına kaldırılması gerekenler vardı şimdi ortalıkta... Ama bunlar insan, kıyafet değillerdi ki, durduk yere yollasın o karanlık hücreye... Mazeretlerini aceleyle bulmalıydı. Onu terk etmeye cesareti yoktu; onun cesaretlendirmesi gerekiyordu.


Birkaç küçük kavga ile kendini inandırmaya çalışırdı belki de. Hala mı inanamıyordu? Öyleyse kendine bile çaktırmadan kafasındaki resimleri değiştirirdi, kalemini oynatırdı ne olacak ki...

Sanırım yavaş yavaş oluyordu; ilişkisinde yürümeyen şeyler çoğalmıştı. İpleri salıyordu tekneden. Belki karşısındakini son bir çaba ile kışkırtır, bunu başarabilirse eğer her şey yolunda demekti. Gereken mazeretler yeterli miktara ulaşacaktı.


Işık gittikçe azalıyor fark ediyor musun? Azaldı ve şimdi o sadece bir hatıra. Saçları kimi uzundu kimi kısa,bir fincan kahveyi 4 şekerli şekerli içerdi mesela.


Hala aynı mıdır ki?
—Bilemiyorum, geri kalan yedi milyarın renginde şimdi o, seçilmiyor buradan...


Kendi kendine konuşmaya başladığı bu gecede seçebildiği tek şey yüzleri olmayan kimselerdi artık. Eline evirip çevirdiği heykelciği aldı, tozlanmış olan yüzeyine nefesini savurdu, canlanmıyordu heykelcik. Hiçbir kıpırtı yoktu. Tekrar yerine koydu ve sonra bir rüyaya dalmak umuduyla güne kapadı gözlerini...


Sabah uyandığında önüne yığılmış "gerçekleriyle" yepyeni bir gün vardı karşısında...