2009 belki sizin uğurlu yılınızdı, belki çok fazla canınız sıkıldı...
Belki istifa ettiniz,Terfi ettiniz, belki ayrıldınız evinizden, yalnız kaldınız, üzüldünüz, ağladınız...
Arkadaşlarınızı elediniz belki, belki de yeni arkadaşlar edindiniz...
Düşmanlarınızla barış imzaladınız, dost sandıklarınızla ayran içmeden ayrı düştünüz...
Kendinizi sevdiniz, kendinize çok kızdınız, küstünüz belki...
Kendinizle yeniden tanıştınız belki de...büyüdünüz...
Ne istiyorumları bir kenara attınız,Ne istemediklerinizin listesiyle doldunuz...
Kafanızdaki birçok dileği ertelediniz belki...yerine daha güzel hayaller kurdunuz...
Bilemiyorum, hayat işte. Şimdi 2009 geride kaldı, önce düşünün size ne kaldı...

dileyin 2010'dan ne dilerseniz; çok isterseniz 'olur' derdim ben, öyle inanır, öyle yapardım her zaman ama yok olmuyormuş kaderde yokmuş. ama yazgıymış kader. yada yazgıdır keder...

Artık ne istiyorsanız, 2010'da sizlerle olsun, sizin olsun... Kendinize inancınız tam, hayatın size kıyağı bol olsun.
2010'dan iyisi Şam'da kayısı olsun.

Ho ho hoooo iyi seneleeerrr.


Atkını tak boynuna, rengârenk atkını.
Çizmelerini giy. Not defterin, kalemlerin dolu çantan; omzuna asılı.
Saçların ne uzun, ne de kısa şimdi, rüzgâr dalgalandırmıyor.
Başında beren, başının yarısı dışarıda, öyle daha güzel oluyor.
Pespembe olmuş burnun, bir film karesinden başka bir şey değilsin;
Filmlerin büyüsüne inat beresine kadar gerçek.
Yağmur yağmış bir önceki gün,
Bugün kuru soğuktan ibaret,
Bomboş cadde,
Çam ağaçları var mağazalarda,
Cadde her zamanki yılbaşı hazırlığına girmiş,
Vitrinler yılbaşı sloganları dolu,
Şanslısın,
Biliyorsun ki en büyük hediyen bağımsızlığın,
Yaratıcılığın,
Soğuktan pespembe olan burnunun keyfine varabiliyor olman.
Bir şeyler yapmak için birilerine ihtiyacın yok,
Yalnız da varsın,
Keyifle.
Dergiler alıyorsun kendine köşedeki sıcak kitapçıdan,
Kolunun altında,
Birde dergilerin şimdi.
Giriyorsun pastel tonlarla dolu o kafeye,

Ve en sevdiğin kahve…



"Hayat akıp giderken bana bulaşmasın, değmesin, dokunmasın… Ben onu rahatsız ediyor muyum? " Diye geçirdi içinden genç kadın...

bu yılı pekiyi değildi kadının, yenisi bundan iyi olsun istiyordu, ama bir sonrakinden de kötü olmamalıydı...

Biran önce orta yaşlı ya da şu büyüme işi sona ererken; tamda burada, sevdiğinin kokusunu içine çekerken kalmak istiyordu…

İçindeki huzursuzluğu silecek “bir şey” istiyordu, mutluluğu huzursuz ediyordu… Herhangi bir şey, belki biri, bir söz, bir his, bir işaret, bir şey… "Çok kırıldım, tamir olmak istiyorum…" Serzenişleri duruşuna bile yansımıştı...

En sevdiği kitabı ilk kez okuyormuş gibi okumak istiyordu sevdiğinin aklından geçenleri…

Söyleyemedikleri vardı, söylemek istiyordu… 

Duymadıkları vardı, duymak istiyordu… 

Duydukları vardı, unutmak istiyordu… 

Unuttukları vardı, hatırlamak istiyordu… 

Kızgındı, kırgındı, geçsin istiyordu… 

İçindeki kış, bahar olsun istiyordu… 

Kadın sözünde duruyordu, herkes dursun istiyordu… 

Kadın yalan söylemiyor, kimse söylemesin istiyordu… 

Bir süre yok olmak, yokluğu fark edilsin istiyordu…

"anlatırken tut elimi uykuya dalıp gitsem bile bırakıp gitme sakın beni”.


Şimdi düşündüm de; yüreğime kaç kurşun atmıştın acaba giderayak da yalın ayak kalmıştım bir sokak ortasında elimde çocuk kalbi ayakkabılarım?

Her cümleme yarım başladım, benden gittin gideli... yada hiç gelmemiştin ben hep yarımdım, şarkımda dediğim gibi "yarım uyanıyorum yalnız uyanıyorum her yeni sabahlara en zor sabahlara" hiç bir cümlemi tamamlayamıyordum… eksikti her şeyim, eksiktim hayata, eksik kalmıştım olgulara... Soru işaretleriyle, noktalı virgüllerle çaldım biraz kendimden… Vazgeçtim cümle sonlarında anlam aramaktan, vazgeçeceğim çizerken bir yandan ağlamaktan… Çünkü çizseydim korkardım o sabah gittiğini anlamaktan...

Bakma kanadığıma; benimki mecburiyetten. Her sabah "aç kalbine" seni aramam gerektiği yazıyor çünkü reçetem de  her sabah bir martı kendisini beslemem için ağlıyor penceremin gölgesinde, kendime inanmam için biraz daha yalan söylemem gerekiyor her sabah…


İnan bana baba; “yarım kalmış bestelerin suçu hepsi…"

Gözlerim kapalı şarkımı dinlerken ne kadar kırılgan olduğumu yeniden fark ettim. Bir o kadarda duvarlarımı... Ne kadar kırıldığımı, ne kadar yorulduğumu...

Kimse hayatımı kolaylaştırmak adına bir çaba göstermiyordu, aksine dünyamın içinde bir yerlerde olan herkes bir şekilde hayatımda kaos yaratıyordu...


evet hayat sertti...benim yaşamım belki yaşıtlarıma göre daha virajlı daha süratli evet evet erekte olmuştu...yaşamım bana karşı erekte olmuş karşımda dimdik dikiliyordu...

belki benim seçimimdi, belki seçimlerimi ben bu şekilde yaptım, belkide bana sunulan şeylerin sonucu beni buralara getirdi, her ne ise... istediğim şey bu değildi bunu biliyorum...tam olarak bunu kastetmemiştim...

Sadece sevgili terk ettiğinde içine düşülen bir boşluk değil oysa ki yalnızlık; ki terk eden de yalnızdır aslında.. Yalnız bırakılmak facia gibi gelir insana. Oysa terk eden kişi algılarınızı sonuna kadar açıp öylece gider.. O yüzdendir öncesinde sizi ağlatmayan bir şarkıda hıçkırmanız, o yüzdendir kapağını bile açmadığınız bir şiir kitabının sayfaları arasında uyuyakalmanız, o yüzdendir dostlarınızın ne kadar dost olabildiklerinin ayrımına varabilmeniz, o yüzdendir kişilik analizlerinizdeki taraflılığınızdan sıyrılmanız… Öze in(ebil)mek yalnızlıktandır oysa.. 

Terk edilmek çokta kötü değil, giden sadece kendini götürür en nihayetinde.. Her ayrılık sonrası, kaybettiklerine değil, elinde kalanlarına, kurgularına ve yaşanacak ihtimallere ağlar insan.. Bazen biri dürter ve gider, bazen de içine düşülen boşlukta dürtülür insan.. Bu dürtülmeyle beraber şuur ya açılır ya kapanır.. Öyle ya da böyle terk ediyor ve terk ediliyoruz ve iyi ki terk ediyor ve iyi ki terk ediliyoruz.. Ölümlü olmasaydık bu sorun edilebilirdi evet, madem ki ölüyoruz o zaman çokta takılmamak lazım bu terk etme/edilme mevzusuna…

Yalnız kalan, yalnızlığı tercih edebilen ve bu süreçte kendine dönüp bireysel tahlillerinde bulunabilen kişi bilir ki, hiçbir şey sabit değildir içinde.. Yemek yer uyursunuz, sonra bir daha yemek yiyebilmek için midenizi boşaltır ve bir daha uyuyabilmek için de uyanık kalırsınız.. Hayatınızda binlerce insanın ya da tek bir kişinin olması hiçbir şeyi değiştirmez, sistem sadece bunun üzerine kuruludur (o yüzden benciliz)... İnsan, sosyal bir varlık olmak için programlanmamış olsaydı yalnızlık sorun edilmeyecekti aslında.. Yalnızlığı problem etmemek asosyalliği doğurabilir ya da kişisel gelişim sürecindeki en verimli zaman dilimini yaratabilir... En nihayetinde tu kaka değildir yalnız olmak... Kalmak... Bırakılmak... kimin kimi veya neyi terk ettiği hiç ama hiç önemli değil! 

Önemli olan bunları yaşamamız, yani her terk etme veya terk ediliş ile kaslarla çevrili kalbimizi, antrenmana tabii tutuyor olmamız. Yani belimizin, kalçamızın, bacaklarımızın kaslarını çalıştırıyoruz olmamız bize güzel geliyor da, kalbimizin kaslarını çalıştırıyor olmamız, niye acı geliyor? Vücudumuzun antrenmanlı olması iyi de, kalbimizin antrenmanlı olması iyi değil mi? Yani terk etmek veya terk edilmek bize; daha"fit" olmayı öğretmesi gerekmiyor mu? Ama bizler ne yazık ki her seferinde aynı acıları yaşamak ve dayanmak zorunda kalıyoruz. Hayat da işte bizi burada terk edip, bu acılara yalnız dayanma mecburiyetini veriyor. 

Ne yapalım? Hayatın bu gerçeğini öyle kabul edecek bu gücü bir şekilde kendimizde bulmamız gerekiyor...

Bu kadar ucuz muydu kalbe sevda satmak?
Her beden ve desende satılık sevgi var mı?

Aşkın kendisi özgürlük, kalbi serbest bırak...
geçici ve anlık heyecanlarla biriken, sadece biraz daha kaybolmak
Kaç aşk sandığımız insan bıraktık geride?
Her gelenin götürdüğü parçalardan eksik kalan yan,

Bu şehrin bir yerlerinde,
Tam da bu yazının yazıldığı gece yarısında,
Yağmur sesi bucaksızlığında,
Kim bilir kaç amaçsız ve içi boş sevişme yaşanıyor?
Karanlığın, kayboluşun üstünü örttüğü bu gece sabaha ulaştığında,
Kaç yastıkta makyaj izinden başka bir anı kalmayacak?
Şimdi akıllarında belki de başka birinin hayaliyle vahşice sevişiyor?
Kayboluyoruz!
Kadın çabalar.
Kadın koşar..
Kadın yalvarır..
Erkekse olağanda sertliğiyle durur karşısında..
Şiddet gösterir..
Kadın ağlar..
Erkek hakaret eder..
Kadın üzülür..
Sevdiği adamın her sözü kalbine bir ok gibi iner..
Erkek durmaz..
Devam eder..
Bilmez..
Erkeğin bilmediği bir şey daha vardır..
Yaptığı her hata kadının defterine bir çeltikdir..
Kadın her kırıldığında hayali defterine bir not daha düşer..
Her üzüntüde o deftere yeni satırlar eklenir..
Örneğin bir kaç kız toplandığında, defter açılır..
Kısmen..
Çünkü esas notlar her zaman en sona saklanır..
Satırlar süzülür gözyaşları eşliğine..
Nefretler dile gelir..
Boş telkinler eşliğinde..
Sonuçta dönülen nokta yine aynı olur..
O adamdır..
Kadın üzüleceğini bile bile gider o adama..
Başına gelecekleri bile bile tutar elini..
Kırılacağını bile bile sarılır boynuna..
Öper uzun uzun..
Erkek, kendisine verilen gizli bir şansı yine hiçe sayar..
Boş tartışmalarla heba olur geçen zaman..
Kadın yine üzülür..
Yine ağlar..
Ve erkek gider en sonunda..
Kaçar..
Kadın yaşayan ölü olur..
Attığı her adımda hüzün vardır artık..
Zamanla azalsa da içinde kalır hep bir şeyler..

Kaçıp giden erkeklerin geri dönmesi sıkça görülen bir durumdur..
Çünkü erkeklerin hayatı hep bir arayış içindedir..
Tutunacak bir dal aramakla geçer hayatları..
Gözünün önünde olanı değil başkasını arar..
Tüm kapılar kendisine kapandığında eskiler dönüş yapar..
Erkekler birer çocuktur..
En sert, en ciddi duruşun altında bile zayıf bir ruh vardır..
Çok çabuk incinir o..
Belli edilmemesi için şiddete başvurulur..
Sürekli istekler, sürekli engellemeler hep bundandır..
Erkekler sanıldığı kadar güçlü değildir..

Kadın üzüldüğünde kolay kolay silemez yaşananları..
Kadınların en sık başvurduğu beyaz yalandır bu..
Unuttum, boşver vs..
Her ayrıntı bir nottur kadının gizli defterinde..
Her notun bir çıkış zamanı vardır..
İlişkilerde iktidar her zaman kadının elindedir..
Kadın bir süreliğine erkeğe devreder ünvanını..
Erkeğin üstün görünmesi hoşuna gider..
Çocukluğundan beri liderlik kompleksleriyle büyüyen erkek bu ’’geçici’’ ünvanı sürekli sanır..
Kendi küçük egoları yüzünden büyük yaralar açar sevgilinin kalbinde..
Aşkın son, nefretin ilk damlalarını damlatır sevgilinin kalbine..
Erkeğin her hatası kadının içinde saklanır..
Aylar hatta yıllar sonra ortaya çıkmak üzere depolanır beyninde..
Kadın sadece uygun zamanı bekler..
Ölümcül darbe hazırdır..
Hiç beklenmedik bir anda notlar çıkartılır ortaya..
Hatalar bir bir sıralanır..
Defter açılmıştır..
Erkeğin bir zamanlar basit gördüğü şeyler şimdi kabusu olmak üzeredir..
Kırılan kalp tekrar onarılamaz..
Kadının iktidar zamanı gelir..
Erkek gerçekle yüzleşir..

Her kadın biraz zalimdir aslında..
Sadece bunu her zaman belli etmezler..


Kaçınız yeni tanıştığınız flörtöz olduğunuz birine ,
  • hiç aşık oldun mu? Diye sordunuz...
Kaçınız durmadan eski sevgililerinizi anlattınız?
Kaçınız kaçına “seni seviyorum” dediğinizden söz ettiniz?
Kaçınız En uzun ilişkin ne kadar sürdü diye sordunuz?


Ben sevgililerimin geçmişini bilmekten hiç hoşlanmam...merak etmem...çünkü kimse doğrusunu söylemez, yalan yanlış yarım yamalak anlatılır... ama bildiğim tek şey var ki eğer geçmişe dair bir şeyler öğrenilmek isteniyorsa neden bittiği kısımları sorulmalı...


kime ne benim kime aşık olduğumdan ne kadar sürdüğünden?


Olmamış bitmiş gitmiş...sen geçmişimde yolculuk yapmayı bırak benimle gelecekte yolculuk yapmaya odaklansan...


Ben zaten birinin kadını olmak istemiyorum, bir de bu sorularla beni bunaltma...kankam mı olacaksın ki geçmişe yolculuk yapıyoruz?

"Sev beni" 

"Ezberleme sevemem ki seni, böyle bir talebi nasıl değerlendirebilirim?”

“sev” 
geniş zaman kipi…

Ama bu daha da ürkütücü olsa gerek…

“Kalbim, bir insanın alabileceği en büyük hasarlardan birini aldı, ama bu aşka olan inancımı hiç olmadığı kadar güçlendirdi.

Ben sonsuz aşkın var olabileceği teorisini savunuyorum.

Bence bu o sözünü ettiğim özel iletişimle alakalı…”


Acıtıyor...

hala acıtıyor...

hani zamanla sıradanlaşacaktı acım?

Daha da kanar bir hal alıyor...

Hayatınken,


şimdi her hangi biri olmak ne acı! ne komik...


Yarım uyanıyorum...
yalnız uyanıyorum her yeni sensiz sabahlara.

en zor sabahlara.


kalkıp bıraktıklarını toplamak için çabalıyorum her gün,
bir daha olmayacağın düşüncesine alışmaya çalışma eziyeti de cabası.


sen...çok eski bir yerlerde bıraktığım acıyı hatırlattın. 
yokluk acıtmazdı, gidebilirdi herkes, tedbirli ve korunaklıydım, sevmiyordum kısaca.


ama sen...sevebileceğimi hissettirdin.


istemediğin...


içimi gördün sen, sana içimi gösterdim arınıp kendimden.

Demiştim ki "şimdi yada bir gün gidersen...yanında beni de götürür müsün"... gülmüştün, bensiz bir adım öten yoktu

ne demiştik, gözyaşlarımızı son güne mi saklayacaktık?


kimseye gösterme beni biriktirdiğin yerleri...

uyandığımda hala bitmemiş olacak olman…


sadece bende mi var?
insanlar nasıl yaşıyor sevdiklerini kaybedince? 
nasıl hafifletiyor yüreğin kaldıramadığı boşluğu?


sahi boşluk hafifler mi?

Durmadan gözlerimden susuşlara kaçan,
kimsesiz çocuk hüznü kaçışlarından kaçan.
İçimin denizi, yurtsuz aşkımın sılası, gözlerimin kıyısında buzun ateşle teması.

Sözcüklerimin aşkın çarmıhına takıldığı yerde,
Dudaklarımdan dökülen geveze suskunluklarımı duyanımdın.
Gelişin içimin şöleni, gidişin ağlamaklı bir gülümseyiş olanım.

Gittin, kaçışlarından kaçan kimsesiz çocuk hüznün kaldı içime.
Gittin ve ben kimsesizliğimde kaldım.
Gittin, rüzgârın peşine takılan bir nefes gibi.
Gittin ve söyleyemediklerimizi dillendirdi evimiz...

Umduğum, sevdiğim, beklediğim şimdi gelmeyişlerinde kilitliyim...




uykusuz kafa sarhoş kafaya çok benziyor. Sarhoşluğun aslına en yakın hallerinden biri. duygular yoğun yaşanıyor hatta PMS TADI VAR.

sabahladığım günlerde gülme krizine kapılmaya, hüzün basınca da ağlamaya çok meylederim. uykusuzluk dobra konuşturur insanı. sinirlerim şöyle bir gevşer, dilim çözülür. her nasılsa öğleden önce inanılmaz bir hiperaktivite ile dolar taşarım. yana yöne toslayarak da olsa, bir sürü iş hallederim. akşam üzeri dört gibi içinde bulunduğum durumdan ve mekandan bağımsız olarak kafam düşer, yirmi dakikalık uyku, aşırı yüzme sonrası bir gecelik uykuyla eş değerde güzel hisler verir bünyeme...

son 2 gecedir elimde yastık yorgan evin içinde deliler gibi gezip uyuyamıyorum sabah 5.5 gibi yorgunluktan uyuyakalıyorum...

yeni günde heba oluyor dolayısıyla...ne işime adapte olabiliyorum nede konuşacak halim kalıyor...

Dün gece yine uyuyamama sendromu yaşadık...yatıyorum bir sıkıntı içimde dönüp duruyorum yatağın içinde, yastığın tekine sarılıyorum olmuyor, ayaklarımı acıyorum 45 derece birini karnıma çekiyorum geriniyorum yok uyku kardeş gelmiyor, sol ayağım kasılıp duruyor, sürekli bir hareket ettirme isteğidir gidiyor, kalkıyorum mutfağa gidiyorum geri geliyorum yarım bıraktığım çizimlerimi yapıyorum yok hala uyku...

bu durumda bir de başıma bir ağrı saplanıyor ki sorma gitsin...


Dün gece yaşadığım uykusuzluk sendromu daha da feciydi... sonunda uyku ilacı içtim ve sızıp kaldım...şuursuzluk diz boyuydu tabii ki...nasıl uyudum arada ne oldu nasıl uyandım bilmiyorum..

kalktığımda hala sersem gibiydim ve basım dönüyordu 2kere düşme tehlikesi geçirdim...

Ne rüya görüyorum nede başka bir şey dejavu olup duruyor...

hava güneşli ve bahar tadındayken ben kış sendromu yaşıyorum çünkü uyuyamıyorum...

mesela kapalı havada uyumaktan keyif alırım...hatta bütün gün evde uyumak için deliririm...2 gündür evde olup uyuyamamak da başka bir delilik...


Umarım bu gece bir sorun olmadan uyuyacağım...

2 hafta önce pazar günü işten çıkıp geleneksel kızlar toplantımız için taksimde bizim hatun grubuyla buluştuk...

hayatımdaki önemli  kadınların 3'ü ile beraberdim...hani şu konuşmadan gözlerle anlaşılan cinsten olanlarla...onlardan başka bir yazımda söz edeceğim...kelimelere sığmaz ama...

hastalanıp işten erken çıkmış eve gidip yatmamı öneren patronuma rağmen, Ve kapalı mekanlarda sigara içilmemesini öneren yasa yüzünden soğukta, yağmurda sıcak şarabımız ve sigaramızla keyfi tercih etmiştim...

Derken, masaya dönüp bir anda;

-kalkın dövme yaptırıyoruz. Dedim

kimse inanmadı, dalga geçiyorum sandılar...Oraya gidince vazgeçer geri dönerim sandılar...

özge bana uyacaktı uymalıydı ki uyardı da...

O yıllardır üzerine yapışmış çilek lakabını kazımaya karar verdi

bende yusufçuk...

Yusufçuk benim uğur kolyem...sahip olduğum ilk andan itibaren vücuduma onu kazımak istemiştim...bir türlü denk gelmemiş, hep ertelemiştim...

kalktık...gittik...oturduk...çizdirdik...

Canım yandı ama tatlı bir acı...iğne değdikçe sinek ısırığı gibi...

sağ tarafıma,göğsümle sırtım arasına, kaburgamın üzerine yaptığım içinde daha çok acıdı...kemiğin içine işledi her iğne vuruşu...

İsmi Yusuf...yusufçuk...annesi oldum...aramızda duygusal bir bağ var...çocuğum gibi... seviyorum bakıyorum...

güzelleşti de iyileştikçe...

ilk dövmem ve sanırım son olmayacak...



Güzel bir cumartesi öğlesi... penceremden denize doğru bakınca bulutlar arasında ışıldamaya çalışan güneş, Avrupa kıtasına doğru bakınca alçalmış bir hava akımı gri gökyüzü...

çatıların üzeri nemlenmiş...rüzgar bir var bir yok...telefonuma bakıyorum kimse aramamış...

taksime gideceğim ama bu ilk cumartesi günümü evde geçiresim var...sonra diyorum ne fark eder çık gez dolaş...pazartesi günü zaten evdesin...bugüne yapmak istediklerini o güne sakla...

Havayı derecelendirmek üzere burnumu cama dayıyorum...buz gibi oluyor...aynada kendime bakıyorum...havanın karamsarlığından yüzümde de bir renksizlik söz konusu...

Eski ev arkadaşım İstanbul'a yerleşti...geçte olsa hayalimizi gerçekleştirdi...Almanya'dan arkadaşlarım geldi...

bayram tatil planımı dun sizinle paylaştıktan sonra iptal oldu...

Bu 2009 senesi bana tatil konusunda uğursuz geldi...

ilk planım 4gunluk bir kaçamaktı ve 4gün boyunca yağmur yağmıştı...yarım yaşanan bir tatil olmuştu...giderken yolda hastalanmıştım...

2.planım hazırdı, biletler her şey hazırdı gitmeme 5gün kalmıştı...iptal etmek zorunda kalmıştım...

ardından defalarca plan yapıp gidemedim. önce tek başıma gideyim dedim kendimde o gücü göremedim. sonra ailem biletimi kalacak yerimi ayarladı 3gunde olsa kendine gel git gez dedi ama gitmedim...

geçen bayrama da organize olamadık...

bu bayram yine her şey hazırdı..biletler kalacak yer fakat gene olmadı...

ablam gelecekti, gelemedi hep bir erteleme oldu...babaannem hac'ca gitmeden 2gun önce hastaneye kaldırıldı, tam kaybediyoruz derken iyileşti ve hacca gitti fakat Medine'de hastaneye kaldırılmış, Mekke'ye geçemeden...

Geçen haftalardan nefret ettim...4gün 4 gece yağmasın yağmur...güneş arada bir kendini kısada olsa göstersin...
Günlerdir ne okuyorum ne yazıyorum...çok konuşuyorum, çok izliyorum, çok gözlemliyorum...hayatımdaki kadınlara zaman ayırıyorum...

Uyuyamıyorum...sol bacağıma yatacağım zaman uyuyacağım zaman özellikle bir kramptır giriyor sormayın a dostlar...böyle ne kramp ne de ağrı...sürekli bir hareket ettirme isteği...sanki sıkışıyor...ne yolda uyutuyor ne yatağımda ne de araba sürebiliyorum...sanırım stresliyim...

Bu hafta en erken 2de yatıp en geç sabah 6.30da uyanabildim...Sürekli uyuma isteği ile eve koşup uyuyamadım...

elimde yastık yorgan bütün evi dolaştım...

işe gitmemek için yalandan hasta oldum...anne babamla geç kalınmış ergen kavgaları bile yaptım...

İşe gitmek istemiyordum evet hala istemiyorum...ama bir bakıma her ayın 24unde yatan bir maaş ve diğer getirilerine bakılırsa şu kriz döneminde gayet başarılı...

gel gör ki ben o işi yapmak istemiyorum...ben mesleğimi yapmak istiyorum...ya hayata karşı yanlış yerde duruyorum ya da şuan bunu yapmam gerek nasılsa bir kapı açılır diye kendimi avutuyorum...

sözleşmem 15ocakta bitiyor...ya devam edilir yada biter bir fikrim yok...ederse ben kabul eder miyim...

her hafta beni heyecanlandıran iş görüşmelerine gidip, part time olabileceğimi söylediğim an karşı taraf duraklıyor...halbuki benle çalışmak istiyorlar bende onlarla ama elimden su an bu kadarı geliyor...

Evet bu iş beni çok yoruyor, saçma sapan vardiyalarım yüzünden ama bitiyor işte sık dişini...

Bayramı bende herkes gibi tatil yaptım kendime...sadece son günü çalışacağım...geç kalınmış bir tatil planım var...kitaplarım deniz ayaz bira müzik

4 Kadın ege kıyılarına kaçıyoruz...

Amerika planı tamamen netleşti...plan rüya olmaktan çıktı...En geç 15 haziranda Amerika'da olacağız...

3 kişi gitmeyi planlıyoruz fakat ben 3.kişiyle her geçen gün daha fazla zaman geçirdikçe beraber gitmemiz konusunda tereddütteyim...

Elifle antrenmanlara tekrardan başladık... şuan haftanın 4günü antrenmanımız var hatta abartıp body building olayına da girdik. Haftada 4gün deliler gibi çalışıyoruz...Danışmanım engel olmasa hulk olacağız :) ben 3er set deli gibi ağırlıklarla çalışmayı hedeflerken, danışman 2şer set ve kadına yakışır ağırlık konusunda beni ikna etti, Teşekkürler...

Aylar sonra ilk kez bir cumartesi hem öğlene kadar uyumuş  hemde tüm gün evde olacağım...

İyi haftasonları...

Bir de şarkı Tuttum haftasonunuza

Avalon - juliet


Yaklaşık üç haftadır hastayım...gitmediğim doktor içmediğim ilaç kalmadı...hala iyileşiceğime hergüne yeni bir şikayetle uyanıyorum...

ilaç içmelerim yüzünden vücudum erkenden iflas edecek diye korkmuyor değilim...evet aslında hastalık hastasıyım burnum aksa ilaç içerim olmadı sürerim vs vs..

Panik ataklarım son 2 yıldır ataga geçmiyordu yada eskisine nazaran çok şiddetli olmadığından dolayı unutmuştum nasıl bir şey olduğunu...ta ki o gün kalp krizi geçirdiğimi sanıp apar topar hastaneye kaldırıldığım ana kadar...

tansiyon 6 - 10 nabız cosmustu...herşeyime bakıp doktorlar ne olabilir diye yana yana sorular sorarken bana...

içlerinden biri bugün birşey oldumu? birşeye üzüldün mü? dedi...aslında o gün pek önemli birşey olmamıştı...hatta hiçbirşey olmamıştı...ama son dönemde hayatım 360 derece değişmişti...ve ben bu soruların ardından ağlama krizine girdim...

Canım o kadar çok acıyordu ki...sanki kalbime doğru şırıngalar batıyordu...ağlamaktan ne olduğunu bile anlatamıyordum...

Ben ölüyorum sanarken aslında panik ataklarım beni yalnız bırakmayıp canım bünyeme hoşgeldik diyorlarmış...depresyondaymışım haberim yokmuş...

sonra uyku ve yeme soruları başladı...evet gunlerdır ağzıma sigara dışında bırşey koymamış yataga uyumak için yatıp gözyaşları eşliğinde sabahlar oluyordu...

ilaç yazıp yolladılar...ilaç kullanmak istemiyordum evet...bu canımın acısını ilaçlar eşliğinde hafifletmeyi adil bulmuyordum...

önce reddettim fakat iyileşmek istediğimi anladığım an ilacıma kavustum...ilk 15gün şahaneydi...suratımda aptal bir gülümseme vardı daima...ve uyku hıc yoktu sürekli enerjiktim...

ilacı içiyorum oh gitti ataklar diye birşey yokmuş...gene var fakat o kadar sık değil.en azından kontrol diye birşey gelişti...

bugün ilacımın 4.kutusunu içiyorum...3ay süre verildi fakat şimdide bırakmaya korkuyorum...

İyi yanlarını sıralamak gerekirse, eskiden yapamadıklarımı yapıyorum yaşımın gerektirdiklerini yaşıyorum...

Sergilere gidiyorum,yazıyorum durmadan,çiziyorum yeniden,hayal gücümü kullanıyorum,film izliyorum,kitap okuyorum deli gibi...

Havanın erken kararmasından nefret ediyorum...Bir anda soğuyan havadan yağmurdan ruhum inanılmaz etkilendi...

odamda oturup kahvemi içerken yağan yagmur "keşke bir sevgilim olsaydı"dedirtti..

"sarılırdı bana sıcacık,saçlarımı okşardı,gözyaşlarımdan öperdi,tutardı elimi,kanadım olurdu,üşümezdim hiç,bilirdim ki her kötü anın sonunda ona kavuşmak var koklamak sarılmak var bir bakardı gözlerimin içine konuşmamıza gerek kalmaz anlatmama gerek kalmaz beni sıkıca ordan alır rüya alemine götürürdü"

Aşk dediğin zaten nedir ki? rüyadır.rüyalar yazgıdır, rüyanın en güzel yerinde telefon çalar yada alarm çalar uyanırsın...

aşkta öyle...rüya...en güzel yerinde ayrılık çanları çalar genelde...olmuyordur...nedensizde olmuyor...olmayan şeyin ne olduğunu ah çözebilsem...herşeyin olan insanın gözünde bir anda hiçkimse olabilirsin...öküz ölür ortaklık biter...kadınlar için arkalarına bakmazlar genelde diyorlar fakat erkekler için bittimi bitiyor,canın yansada ölsende umurlarında olmuyorsun yada öyle göstermek zorundalar...serde erkeklik var nasılsa...

Film metni hep aynı aslında...Sen daima başroldesin...yardımcı oyuncular değişip duruyor...filmin sonuda aşağı yukarı hep aynı...

Aslına bakılırsa kendime bir kez daha dürüst olmam gerekirse hiç kimsenin sevgilisi,nişanlısı,karısı birşeyi olmak istemiyorum..kimsede birşeyim olmasın...tüm gardlarına büründü kalbim istemeden ben kontrol etmeden...bir anda...belki de gene bir anda indirecek kimbilir...

Şuan mutluyum aslına bakılırsa, canım ne isterse onu yapıyorum,kimseye hesap vermıyorum,soru yok sorun yok,canımı sıkan birileri yok,bir hareket için günlerce kafa patlamamı gerekecek bir durum yok...

Her neyse aslında Aşk kadınıyım...




Ne zaman öfkemi ifade etmeye yaklaşsam gözyaşlarıma boğulduğumda belirginleşiyorum. Duygularım var, ama hepsi fantezilerden doğuyor ya da fantezilere dönüşüyor,Saçmaladığım, hatıralarımı tekrarladığım, fantezilerimi deneyim olarak kullandığım zamanlar.Kendimi 45 yaşında bir kadın gibi hissettiğim ve benim için her şeyin bittiğini söylediğim zaman gibi.

Kendimi çok güçlü hissetmeye ve ciddiye almaya başladım. çok sık olmamakla beraber zaman zaman kendimi birkaç derece geri kaymış gibi hissediyorum. En kötü durumlarımı da yaşıyorum. Her geçen gün artan stresimden endişe duymaya başladım. Ancak şu anda kendi stresim sırasında kendime ne yaptığımı açıkça görmenin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Belki de yaptığım şey, herkes için bir şeyler yapmaya çalışıp, sonra da kendime acıma dalgası içinde debelenmek. Bu defa farklı olan şey, yüzeye çok daha yakın olan öfkemin doğasıydı. Genellikle bu öfkemi derine atıyor, sonrada asla ifadesini bulmamış, üzerinde harekete geçilmemiş öfkemle kendimi çaresiz ve şaşkın hissediyorum.

Kızgındım. Ama bunun hakkında özgürce konuşamıyorum. Çok şey oluyordu. Büyük bir olasılıkla işe yarar hiçbir sonucun elde edilemeyeceği uzun bir yolculuk olduğunu hissettiriyordu olanların gelişi. Her olayda seçim özgürlüğümü elimde tutuyorum ve bu problemlerin her birini tek tek ele alıyor ve doğru hareketleri düşünebiliyorum.

Ayrıca o haftalar ve su haftalar çalışamayacak kadar rahatsız edildim. Geçen o hafta söylemek istediğim her şeyi söylemiştim ve eğer daha fazla söyleyecek şeyim olsaydı yüzüne söylerdim. Bu bana şuan oldukça meydan okuyucu bir tarz olarak gözüktü ve bu duygunun içine biraz daha dalmamı sağlamaya çalıştım ama yapamadım…

Hayatımda meydana gelen bu kadar önemli şey varken bir ay öncesinin olaylarına geri dönmenin aptallık olduğunu düşünüyorum. Beni sorguladığınızda çok fazla meşgul olduğumda ısrar ediyorum. Depresyondayım belki de ve çok fazla bir şey olmuyor.

Onca gerilimli enerjim varken sığınacak bir yerim yok. Enerjimle birçok şey yapıyorum, ama mükemmelliğe ya da hedefe ulaşmadan duruyorum. Problemimin hareket ve duyguların bekletilmesiyle ilgili olduğunu biliyorum. Sadece sıkıntılı olduğumda yanımda birisinin olmasını istedim, küçükken beni yatağa yatıran anne ve babam gibi. “mükemmelliğimi” kaybetmenin sizi üzüp üzmeyeceğini merak ettim sadece.

Haklısınız bunları yazmak istemiyorum bunları yazarken bir arkadaşımı ele vermiş gibi hissediyorum kendimi. Sihirli bir şekilde olmayan şeyleri değiştirecek ya da bu yazı ya bir anlam kazandıracak bir şey olmadığını fark ettim.

Günü silip, tersine çevirmek ve başladığım noktaya geri dönmek istedim ve girmedim. Bugün önce düşünmek sonra hissetmek çok önemliydi. Bir şey daha ortaya koyamadım, sadece ”gerçek bir kadının” kendini savunabileceğini söylüyorum. İfadelerimden bazıları, büyük bir öfke ve kızgınlıkla oturduğunu ama bu duygularla uzlaşmaya varamadığımı gösteriyor.

Öfke hissettiğim an kendimi kapattığımı elimden geldiğince açık bir şekilde göstermek isterdim. Öfkemi pasif olarak gösteriyordum. Örneğin odamı toplamayarak, aynaya bakmadan sokağa çıkmak gibi... Bu öfkemi belli etmenin bir yoluydu. Sizin öfke sözcüğünüz içimde kıvılcımlar yaratıyor. Bendeki değişim inanılmazdı.

Hayatımdaki öfkenin beni felç ettiğini fark ettim. Bundan korkuyorum. Gece sessiz bir şekilde yatıp bu öfke tuzağını bekliyorum. Yüzleşmeden korkuyorum. Öfkem kendimi hem canlı hem de ölü hissetmeme neden oluyor. Ama şimdi bunu kabul ettim. Bekledim. Kendimi genişletmek ve kendimi bulmak için bir fırsat olarak.

Çöküşe geçmemin anlamı hayaller kurmam anlamına geliyor. incinme duygumla baş etmek için yaratılmışım sanki...




Gökyüzündeki sarayımdan kalkıp yeryüzüne gelmem ile başladı hikayem...

Dünya bana tüm kötülüklerini hazırlamıştı... Alabildiğine saldırıyor bana dünya...


Peri bir volkan a dönüşür. 
Yakar, yıkar, kasıp kavurur. Yok eder... 
Acımasız mı acımasızdır... 
Volkan bir dişidir, dişi bir volkandır. Ölüm saçar... 
Çevresinde hiçbirşey kalmayınca, 
yokolunca yakıp yıktıkları, 
kendisi bir adaya dönüşür... Yalnızlaşır. 
Yalnız, yapayalnız bir adaya dönüşür... 
Sevdiği, sevdikleri gider,... 
Yalnız kalır. 
Keşişler paylaşır yalnızlığını üzerinde dolaşan... 
Keşişler ona türün ruhunu ve bireyi anlatırlar... 
Düşünür önce, sonra birey olmaya karar verir... 
Keşişlerle dolaşır... 
Yaşama veya yaşamama iradesine, 
yaşam verme ya da vermeme iradesine özgürce sahip olma aşamasına ulaşır... 
Sonra biri gelir ve bu hikaye için son sözü söyler...


sadece 30 cm ötesinde olduğundan
DÜŞmemek için yine aynı adama sarıldı kadın
yaramaz huysuz bi KEDİ gibi oynarken
öldürdü gülünü adam
bir KALDIRIM üzerinde oturup
ne zaman tokat yiyeceğini bekledi genç kadın
bağırıp-çağırıyor... SIZIsı hafifliyordu
Bir kadının savaşını gördünüz mü hiç haykırışlarını
içindeki renk dalgasının MAVİ olanıydı
sevinmek var, heyecan var, TUTKU var, özlem var, yıllar vardı
kırmızı İPEK elbisesi üzerinde,
pembe panterle dans eden bir kadın vardı
her şey biraz öncekinden farklı,
aynı olan tek şey ıslak sokaklardı...
zamanla SONSUZluğa geçiyor,
her 19.30 GEMİsinin gidişine yakıyor sigarasını




geçmişimin tozlu yapraklarından kopup gelen o koku, o toz parçacıklarıyla beraber, yaşadıklarımın geniş özetlerini de hatırlatması, bir tesadüf değildi. bir çağrışımdı belki de. belki de, bir özlem. özlemenin hissettirdikleriyle ilgili hissettiklerim, aklımı karıştırmadı hiçbir zaman. bugün, dün, geçen yıl, önceki asır, geride kalan çağ… yarın, sonraki ay, bir yıl sonrası, gelecek yıllar ve gelecek asırlar..

neye inandığım veya neden korktuğum konusunda açık değilim. zaman ilerliyor, ilerledikçe korkuyor ve inanmaya çalışıyorum. kulaklarım, gözlerim, zihnim, pür dikkat bekliyor geleceği.


 olanları, olacaklarla karşılaştırırsam, sonuçsuzluğa ulaşacağımı düşünmekle geçirmiştim zamanımı. kaybetmiştim bir bakıma, kaybettiğim zaman da yanıma kar kalmıştı. kazanabilecek miydim? vazgeçecek miydim? Fırtına, karanlık, sessizlik huzursuzluğun ta kendisiydi, koşar adımlarla uzaklaşmaya zorlardım kendimi. neden uzaklaştığım o an önemli değildi, sadece kaçmak istiyordum. korkuyordum.

sonra uzandım. taşların, otların kapladığı zemine bıraktım kendimi. zihnimde canlanacak her şeyin sonu gelmişti o an. alnımın ortasında, şakaklarımda, kollarımda, parmak uçlarımda, baldırlarımda ve topuklarımda hissediyordum akışı... zihnimi boşaltıp serbest bırakmaya çalışıyorum. iki kulağım arasında gidip gelen seslerin monotonluğunu bir kenara bıraktım önce. göz kapaklarımın önünde, dünyamı örten o karanlığın ardına geçmeye başlamıştım…

yaratılıyordum sonunda. yönetmeye başlıyordum. fiilen hissetmemeye, zihnen hissetmeye başladığım anda, insanların bilmediği türde bir uykuya daldım.

zamanın olmadığı, kavramlaşmadığı ve her şeye bulaşmadığı bir yerde, tamamiyle boşluk ve bu boşluğu kaplayan tek sonsuzluğu yöneten o belirsizliğin, sonsuz yokluğu inleten sesi duyuldu:
"uyan!"

uyandım ve etrafıma baktım, sonsuz bir boşluğun, sonsuz bir sessizliğin, sonsuz bir renksizliğin içindeydim. en son gördüğüm şeyleri hatırlamaya çalıştım;

"var olup yok olmak üzerine kurulmuştu her şey. bırakmıştı, alev alev yanmıştı ateş. Can vermişti aleve, canlandırmıştı o'nu. ateşe vermişti zihnini bulandıran merakı, ateşe vermişti zihnini kaosa sürükleyen anlık saçmalıkları. bırakmış ve dinlemişti.."

şimdi ise buradaydım. varlığımı hissediyorum sadece, hissedecek başka bir şeyim yok. duyuyorum ama, ortada yok, göremiyorum da aynı zamanda..


neyle baktığımı, neyle duyduğumu da bilmiyorum, sadece varlığını hissediyorum. bedensizim, belki bir zihinden, belki sadece hislerden ibaretim.


bu, korkuttu. dünyadayken bile bir şeyleri eksik yaşıyordum ve bu beni üzmeye yetiyordu.. şimdiyse, varlığımdan şüphe ederek bir şeyler anlamayı umuyorum sadece. ürkekliğimi yok edecek bir işaret, bir hareket bekliyorum.


bekleyişimi "uyandım" diyerek sona erdirmek istedim.

gerçekten uyanmış mıydım yoksa beklemek istemediğim için mi böyle söylemiştim?

çünkü gözlerimi açmış, sonsuz ve boyutsuz bir boşluğun içinde tek varlık gibi hissetmiştim kendimi. ama, göremediğim bir benlikti bu.

gerçekten açmış mıydım gözlerimi?

bir ses duymuştum, "uyan!" diye. bu sesle beraber hissetmeye başlamıştım. ama bu.. bu sanki zihnimin içinden gelen bir ses…

gerçekten duymuş muydum?

bütün bunlar yormuştu aslında beni, gördüklerimin ve hissettiklerimin yavaş yavaş kaybolduğunu farkettim... bulunduğum ortamın değiştiğini, sonunda görebileceğim bir şekle girdiğini anladım. fakat gördüğüm şeyden pek hoşlanmadım, kendi bedenimi görüyordum; gözlerim kapalı, hareketsiz..


yıllardır nasıl koktuğumu farkettim o an, yüzümdeki kırışıklar, ifademin silikliği ve hatta belirsizliği... ellerimin yara bere içinde olduğunu gördüm ve anlam veremedim, saçlarım dökülmüştü yer yer, dökülmeyen kısımlar beyazlamıştı. normalden daha uzun ve zayıf göründüğümü düşünüyordum

nerede olduğumu anlamaya çalıştım bir süre. ama bedenimden başka bir şey göremiyordum. bedenimin üzerinde tek renkli bir örtü vardı ama o da görünmüyordu. "karanlıktan görünmüyor sanırım" diye düşündüm, ama kendi yüzümü net görebiliyordum…

uzunca bir süre kendimi izledikten sonra, uzaklaşmaya başladım. yüzüm neredeyse görünmeyecek kadar ufaldıktan sonra, durdum. bedenim hareket etti, gözlerimi açtım, etrafıma baktım sonra, ayağa kalktım ve etrafımda bir turdan fazla döndüm...
o sırada, daha önce hiç duymadığım sesler gelmeye başladı yine bilmediğim bir yerden.

kısa bir süre içinde, seslerin tanıdık olduğunu farkettim..
bir takım enstrümanlar, şimdiye kadar düşündüklerimin, hissettiklerimin, yaşadıklarımın da ötesinde bir şeyler vermişti bana...
artık anlamıştım..

sonsuz
döngü
o.



isteklerim arzularım bitmez. Sürekli bir şeylerin pesinde koşar ve asla tatmin olamam. illa bir şey eksiktir, kötüdür, sinir bozucudur. tüm güzel şeyleri silecek kadar da öne sürebilirim bu negatifliklerimi. bir sonraki adım her zaman kesin, çok daha iyidir. bir üst basamak ise hep "olması gereken"dir. olan bitenler yüzünden sürekli bunalımda; depresif hallerim ve pesimist yaklaşımlarım ile ya hayatınızı zehir eder, ya da sizi terapist ederim.

Kendi bünyemde sessiz, kuruntulu ve genelde dalgınımdır. Sizinle konuşurken çoğunlukla kafamdan başka şeyler geçer.

İlişkilerimde romantik olmaya çalışır, içmeyi pek bilmem. hele de moralim bir şeye bozuksa, -ki genelde bir şeye bozuktur- en son içmeye gidilecek kişiyimdir. bugün deli gibi içmek istiyorum dersem bilin ki 30luk bile içemem…

Birisine kızdım mı dünyayı dar eder ama niçin kızdığımı asla açıklamam, karşımdakinin bunu anlayacak kadar düşünceli ve zeki olmasını beklerim. Karşımdaki hala neye kızdığımı anlamazsa, daha çok kızarım. Çok çok kızdığım zaman ise, o insan birden gözümden düşer, ve ona açıklama yapmakla zaman kaybetmektense sakin bir gülümsemeyle sessizce dönüp giderim… aslında tam tersine kılı kırk yarma özelliğimden dolayı içimde her zaman kopan fırtınalar, batan titanic'ler vardır... üzerimde bulunan genel bir hüzünlü havanın hem bu bitmeyen iç hesaplaşmanın ağırlığıyla, hem de sonbahar çocuğu olmamla alakası olsa gerek… o iç hesaplaşmalar var ya...uyku uyutmaz, canından bezdirir… ama sonunda, insanların karşısında kendinden emin, biraz da kendini üstün gören bir tavırla dikilmemle sonuçlanır, bunun bedelini bir çok uykuyla ödemiş kendimi en büyük mahkemede yargılamış ve bunu hak etmişimdir. bu yüzden de oldukça soğuk ukala kendini beğenmiş olarak algılanırım. yalnız kalmaya bayılır... kendimi çok severim.

genellikle yaptığım değil, yapmadığım şeylerden pişmanlık duyarım. beni hak etmediğini düşündüğüm adamı bırakın öpmek, ona elimi dahi tutturmam. plan delisiyim. hayatım şuan yaşadıklarım, ileride yaşayabileceklerim, yaşanmaması gerekenler üstüne çeşitli planlarla örülüdür. bazen spontane yaşayamamak adına sorun yaratsa da her durum karşısında tepkimeye girebilecek bir a, b, c, d... planımın oluşu hayatta daha da bir güvende hissetmeme neden olur. ayaklarım fazlasıyla toprağa basar.

ideallerim çoktur, bu idealler için de keskin kararlar alıp etrafın canını yakmayacak türden hırsla çalışırım.

özel hayatım çok özeldir. kolay kolay giremez kimse bu hayata ancak çıkartılacaksa da birileri bu hayattan hiç gözünün yaşına bakılmaz.

hayatımda değer verdiğim kişilere hizmet etmekten asla gocunmam. zaten hayatıma aldığım herkes -ki bu "herkes" in sayısı da sınırlıdır.- değer görmeye layıktır. çünkü bu insanlar başak kadınınca birçok sınavdan ve sorgulamadan geçirilmiş ve bir başak kadının hayatına alınmaya hak kazanmışlardır. onlar için imkanlar dahilinde yapamayacağım şey yoktur.
laf olsun diye arkadaşlık kuranlardan, seda sayan gibi her gördüğüne " canım arkadaşım, yüreği çok güzeldir." diyenlerden olmadım hiçbir zaman. dürüstlük anlayışıma uygun değil. hayatıma ya kendi kriterlerime uygun kişileri alır/ girmesine izin verir ya da yalnız kalmak pahasına da olsa hiç almaz, mesafe koyarım. kuru kalabalıktan hoşlanmam. bu nedenle asosyal yaftasını yerim ama önemi yok!

Ortam yoktur. hep en uçlarda gezinir, uçlarda gezinen ruhsal durumlarımdan birisi aşırı mutluluk halidir. kötü olduğuma ,surat astığıma ne kadar şahit olduysanız mutlu, neşeli olduğuma da o kadar şahit olursunuz. bir sevgi kelebeği modunda oradan oraya uçar, şen kahkahalar patlatır ya da hiç gitmeyen kocaman gülümsemelerim eksik olmaz suratımdan.

diyelim ki acı çekiyorum. ki bununda hakkını veririm. bunun içinde hakimin, avukatın ve sanığın tek bir kişi olduğu mahkemem vardır. orada yargılarım kendimi. acı çekmeye mahkum mu ettim, cezam neyse çekerim. ama bu öyle böyle bir ceza değildir. kantarın topuzu kendim için her daim fazla kaçar. kendimi " evet şu anda hissediğim şey beni öldürmeli. " noktasına getiririm. yani dip noktası. her an her dakika acıyla yüzleşir, böyle böyle kendi içimdeki acıyı içselleştirir, normalleştirir, kendimi tam anlamıyla kaybettiğim böyle bir dönemde dahi mantığım işler vaziyettedir ama aksi gözükür genelde.

genelde her işlerimi kendim yapmaya alışkın olduğumdan en uç noktada beni musluk değiştirirken bile görebilirsiniz. bir de duvar kağıdı döşemem ya da sandalye boyamışlığım dahi var...

iyi yemek yaparım. aç kalmazsınız. aç kalmadığınız gibi güzel yemek yersiniz. Her gün başka yemek yersiniz.

okuyan, araştıran, bilgiye aç hatta bilgiye susamış, yeni bir şeyler öğrendiğinde keşfettiğinde çocuk gibi sevinen kadınım. her şeye ilgi duyabilirim... sürekli bir şeyleri merak eder, bik bik soru sormadan duramam.

normalden haz etmem. anormali arar ve bulmakta hiç zorlanmam zaten. böyle garip şeyler ya da çözülmesi zor kişilikler hemen ilgimi çeker. onları alır ameliyat masasına yatırır, açar uzun uzun inceler, analiz eder. sonunda ya ameliyat masasında bırakır ya da iyileştiririm.

tek düzelikten hoşlanmayışımı ve her daim değişiklik isteyişimi de buraya eklemek lazım. bunu sıkılgan olmama bağlıyoruz. Her şeyden çok çabuk sıkılır, sabırsızımdır. istediklerim hemen olacak…

özel zamanların dışında ufak tefek sürprizler yapmaktan çok hoşlanırım. sabah geldiğinizde masanızın üzerinde gördüğünüz çokoprens i benden başkası koymaz.

kendimi şımartmayı da severim ama çok nadir yaparım çünkü gözünün yaşına bakmadan kendini yerden yere vurabilecek kadının tekiyim. başak kadınını unutmak imkansızdır. eleştirir, detaycı, mükemmeliyet çiyim.

evet eleştiririm, ama ne yazık ki söylediklerim doğrudur. evet çok sakin sayılmam. evet ayrıntılara takılırım, ama bu en çok senin işine yarar. evet bir jullet, bir aslı değilim belki ama, çıldırtan hatun triplerim yoktur.

"yoruldum.. yıprandım.. tükendim.."

evet evet. durmadan, yorulur, yıpranır, tükenirim. hayat şartları yüzünden mi peki?

hep kendi manyaklığımdan. en basit olayları bile, olabilecek, olamayacak, olayazabilecek her haliyle kafamda düşünüp durduğum için... en basit olayları bile kafamda binbeşyüz kez, binbeşyüz farklı senaryoyla oynattığım için... bir de, her kadının doğası olan ayrıntıcılık, başak burcu olanında on ile çarpıldığı için... yorulmasam bir garip olur zaten, yıpranmasam acayip kaçar, tükenmesem ayıp ederim. o yüzden nasıl bu kadın böyle oluyor diye düşünmeyin. Doğam bu. bir müddet sonra alışacaksın zaten, ya da ben öyle umuyorum..

bak bunları der bu kadın ama asla "bıktım" ya da "usandım" demez. bıkmayacağımdan değil, bunu kendime yediremeyeceğimden. eğer bir mevzu canımı sıkıyorsa, bir şekilde ondan kurtulur, ya başımdan savar, ya kimseye hissettirmeden çekerim kendimi o meseleden. ama, içinde bulunduğum, içinde bulunmaya tahammül edebildiğim bir olay için hiçbir vakit "bıktım artık" demem. diyemem.

en yakın arkadaşım, farkında olsam da olmasam da, çoğunlukla bir başka başak burcu kadınıdır. çünkü kendi yaptıklarımın mantığını bir tek kendimden olan diğeri anlar. çok farklı hayatları idam ettiriyor olsak bile...

ikiyüzlülükten nefret eder, kusursuz olmasam da kusursuzluk arar, başkalarına güvenemediğim için kendi işimi kendim yapar, kimsenin işini kendim gibi düzgün ve iyi yapabileceğine inanmam. temiz, düzenli, disiplinli ve dakik biriyim. çok kızdığımda ise tersleyerek ya da azarlayarak cevabımı veririm. özür dilemekten hoşlanmam, öyle üstü kapalı özür dilerim ki, fark edemezsiniz.

ayrıntılara dikkat eder, hiçbir şey gözümden kaçmaz. içten pazarlıklı değilimdir. sade ve derli toplu giyimi sever, sır küpü ve pek kıskanç değilimdir. kültürel faaliyetler benim içindir. tiyatro, konserler, kitaplar. başkalarının beni eleştirmesine dayanamaz ama kendi kendimi çok acımasız eleştiririm. aradığım partneri bulduğumda ise karşımdaki kişinin bütün dertlerini yüklenir, çok sadığımdır. duygusal yapım kontrol altındadır ama kalpsiz değilimdir, çok hoş, sevecen, cömert biriyim. sessiz cesaretim ve sorumluluk duygum ile iyi bir eşim. sağlıklı beslenme taraftarıyım.

her şey kusursuz olsun, mükemmel olsun; her işim tam olsun, düzenli olsun, saatinde olsun. her insan benim istediğim gibi olsun, benim doğrularıma "doğru" yanlışlarıma "yanlış" desin. İstanbul çarpık yapılanmasın, binalar estetik olsun, sokaklar simetrik olsun. bunların yanında her şey gerçekçi olsun, mantıklı olsun, bir bir daha iki etsin.

alıngan, inatçı, içli, ama kolay kolay kin gütmem, intikam planları yapmam, bir kese kağıdı çilekle bile tamir edebilirsiniz kırdıklarınızı. tabi bu gelin canını yakın o sizi affeder demek değildir, sadece oyunlarla ve bilindik kurallarla işim olmaz, o kadar…

Zor kadınım, zor. Dışımdan dilimi törpülemişsem bile içim sürekli bik bik eder.

saç tokaları, takılar makyaj malzemeleri dizilmiş, sıralanmıştır. bir de çok zor aşık olur, mükemmeliyetçilikten mi, soğukluktan mı, manyaklıktan mı, çözemedim. en sevdiğim eşya, fincanlardır. mutfak eşyalarıdır, ıvır zıvır sayılabilecek her şeydir. fotoğraf albümleri, eski günlükleri, gençlik/çocukluk hatıraları kutulanmış, ayrılmış, itina ile bakımı yapılmıştır. her zaman ders notları istenecek ilk, birlikte ders çalışılacak en son kişiyimdir.

düzenlidir derken kendi düzenleri söz konusudur. öyle annesel bir derli topluluk değil. nesnelerin yerleri vardır bakana dağınık gözükebilir ama onun yeri orasıdır bana göre.

aşk kadınıyım, dünya öncelikle aşkla döner benim için.

hem kendime hem de çevremdekilere kendi abuk subuk manasız takıntılarım yüzünden hayatı dar ederim. gücü sever, güçsüz olmaktan nefret ederim.

işinde gücünde hiçbir zaman yeterince iyi olduğunu düşünmez, her zaman daha iyisini yapabileceğini düşünüp, yaptıklarımdan tatmin olmam. ama yine de hiçbir şey yeterince iyi değildir. sezgilerim çok güçlüdür. özellikle kötüyü sezme konusunda ayrı bir deham vardır. koklar, beğenmez, çeker gider hiç uğraşmam öyle değiştireyim düzelteyim...nasıl olsa mükemmel diye bir şey vardır (kendinden mükemmel olmasın), aramaya devam edilmelidir.

yıllarca aynı kişiyle çıkabilir, konuşabilir, sevebilir, dahası aşıkta olabilirim. noktasal titizliğim vardır, titizliği temizlikle ilgilidir, aşkta filan titizlik aramaz. kitap okumayı sever, kütüphaneye uğrar, ilişkilerim uzun sürelidir ama bir anda biter. yalandan hastalanma, hastalık yaratma gibi konularda rakiplerimi tek geçerim. titizim ama hayatım konusunda. ilişkilerimde ince eleyip sık dokurum. Sevmelerim çok zordur ama sevdiğim zaman ömrüm boyunca hayatımda yer alırsınız. sürprizlere bayılan kadınım. genelde hayatımı planlı yaşamama rağmen tam ihtiyacım olduğu zamanda yapacağınız küçük bir sürpriz, alacağınız küçük bir hediye beni dünyanın en mutlu insanı yapmaya yeter.

aşk hayatım mantık üzerine kuruludur. sadece inanıp güvenmek isterim .fiziki yapıya kapılarak birinin arkasından gitmem. mantığımı kullanır ama mantık ilişkisi de kurmam. aşık olmam gerekir.

başak kadını neşeli, iyi niyetli, okumaya, bilgiye, edebiyata meraklı olmasına rağmen, aslında kendine pek güvenmeyen bir tiptir. belki de kendilerini tamamlayacak birine ihtiyaç duydukları için kişilikli, kendilerinden daha güçlü erkeklerden hoşlanırlar.

başak kadınları mükemmel erkek isterler ama siz de bilirsiniz, kimse mükemmel değildir! onlara aşık olan çoktur genellikle; ama onlar kolay seçebilen tipler değillerdir. ancak seçimlerini yaptıklarında buna sadık kalır ve o erkeği her bakımdan mutlu etmeye çalışırlar. karşısındaki kişiyi inciteceğini bilse bile açık sözlü olmayı tercih eder. Başak kadını dürüst ve açık sözlüdür, bu yüzden karşısındaki erkekten de aynı türden bir davranış bekler, kendinden bir şeyler gizlendiği hissine kapıldığında da o erkeğe artık bir daha güvenmez. yani onun güvenini geri kazanmak imkansız olabilir.


tanıştığınız andan itibaren daha kolay ve düzenli bir hayata sahip olursunuz, sizin adınıza her şeyin en iyisini ve en uygununu bulabilme özelliğine sahiptir. sıkıcı değildir ve her gün başka bir yönünü keşfedersiniz, sizi her zaman nasıl eğlendireceğini bilir. hassastır, ilgi bekler, sevilmeye bayılır. ilişkileri kesinlikle lay lay lom olmaz dalga geçilecek bir kadın değildir, ilişkileri ciddi olur ya da hiç olmaz bu sebepten ötürüdür ki hayatlarına girecek erkek sayısı sayılıdır. erkek arkadaşı duygusal yönden demir gibi sinirlere sahip olmalıdır.

sessiz, sakin, dürüst bir kadındır, mesafeli ve belli etmese de ince ruhlu ve duygulu biridir. inatçılığı vardır. çok iyi bir eş ve anne olurlar.

başak burcu kadınının teni hassastır, beslenmesine dikkat edilmelidir, genelde protein deposu buğday ürünleri güzel sonuç verir...

etkilemek istiyorsan dersini çalışmış olman lazım. başak burcu kadını zaten başlı başına bir düşünce balonu, bunu biliyoruz artık. titiz mitiz. ayrıca kendisi "beyaz atlı prens" konseptinin gerçek olmasını en çok dileyen kadınlardan. sen başak burcu mensubu bir kadını etkilemek istiyorsan, o düşünmeden onu düşünmen lazım.

başak dediğin hatun zor sever ama sevdi mi de zor vazgeçer. sallamıyor gibi yapabilir ama bu onun için ölümdür. senden hoşlanıyorsa bir şekilde civarında olmaya çalışacaktır. anaç davranır, önünü kapat der, ateşine bakar gerekirse. zaten her şeyden bir parça bildiği için her konuda yardımcı da olmaya çalışır…

iyi arkadaştır ama sırları sadece saklamak istediği zaman saklar. evet, kesinlikle dışarıdan soğuktur. evet kesinlikle içerisi çok sıcaktır. destek olur, korur. bir gün evvel tanıştığı insan gecenin 3'ünde arayıp "kendimi kötü hissediyorum" falan derse, yardım etmeye gidebilir mesela. en azından elinden geleni yapmaya çalışır.

başak kadını, kendisiyle anlaşabilenler için bir cevherdir. anlaşamayanlar ve onu anlamayanlar içinse direkt nefret çeken birisidir. ortası zor.
Ne kadar eğlenceli bir şey bazen yaşamak.  Ne kadar klişe kokan bir cümle ve tüm kokuların aksine ne kadar klişe olmayan. Bazen o kadar iğrenç ve üzücü anların arkasından o kadar güzel ve neşeli anların gelmesi mesela, korkutucu değil mi?

Son üç haftadır garip gelişmeler oluyor, garip gözlemler yapıyorum hayatıma dair. Tüm değerlerim o kadar değişti ki. Tüm çevrem değişti. Yalnız olmanın ve bağımsız olmanın keyfini öyle güzel aldım ki, şu an birini kaldıramam. Başka insanlar giriyor hayatıma, farklı çevrelerden, farklı yerlerden. Birilerini tanıma ve birilerine kendini tanıtma evresi ne tatlıymış öyle, sırları yeni gözlere anlatmak, biraları yeni bardaklarla tokuşturmak, yeni gülücüklerle gülmek dünyaya, çalan müzik setinden yeni Velvet Underground notaları duymak, yeni teraslardan bakmak gökyüzüne... Bir yerden sonra hayat seninle benzer yoldaki insanları çıkarıyor karşına. Benzer hayaller, benzer geçen günler, birlikte geçen günler. Ama sonra karşımdaki de beni anlamıyor sanki… Anlatıyorum anlamıyor, anlamadıkça anlarmış gibi boş gözlerle yüzüme bakıyor istiyorum ki ben anlatmadan anlasın, herkesin yaşadığı kafalar değil bunlar eminim! Her gün mutlaka bir film izliyordum. Her gün mutlaka yaptığım pek çok şey vardı. Artık onlar neler onu bilmiyorum… Depresyondayım ve pek bir şey olmuyor.

İçinden bir şeyler yükseliyor yavaşça, midenden kalbine doğru adım adım çıktığını hissediyorsun, başta sessizce, sonra gürültüyle patlayacakmış gibi. Etraf flulaşıyor sanki ışık kaldırmıyor gözün, ses de duymak istemiyorsun, çünkü uçuyor kalbin. Boşluğa bırakmak istiyorsun kendini, bulutların üstüne, ya da bir yatağın içine giriyorsun. Kollarından ve bacaklarından tutuyor seni yatak, sarmalayıp içine alıyor, biraz üşüyorsun, yerde kediler dolaşıyor. Bir köy kahvesinde bira ısmarlıyorsun bir iki arkadaşına, biraları beklerken tekir kediyi seviyorsun. Tavşan gibi oluyorsun, her şey başka güzel şimdi, daha doğrusu, her şey sadece güzel. Saf bir güzellik, hiç bir yanlış yok. Dünyanın aslında gerçekten pembe olduğunu ve bunu çok az insanın görmeyi başarabildiğini biliyorsun, vücudunun sana asla gösteremeyeceği bir pembeliğin içindesin şimdi ve şanslısın, herkese açılmayan o kapı sana açık artık. Alice'sin sen ve Harikalar Diyarı'ndasın. Ev, yatak, semt, şehir, dünya; her şey önemini kaybediyor. Nerede yattığının, nerede sarıldığının artık hiç önemi yok çünkü sen kalpsin, harikasın, aşksın. Tüm güzelliklerin iki ayaklısısın.

Atkını tak boynuna, rengârenk atkını.

Çizmelerini giy. Not defterin, kalemlerin dolu çantan; omzuna asılı.

Saçların ne uzun, ne de kısa şimdi, rüzgâr dalgalandırmıyor.

Başında beren, başının yarısı dışarıda, öyle daha güzel oluyor.

Pespembe olmuş burnun, bir film karesinden başka bir şey değilsin;

Filmlerin büyüsüne inat beresine kadar gerçek.

Yağmur yağmış bir önceki gün,

Bugün kuru soğuktan ibaret,

Bomboş cadde,

Şanslısın,

Biliyorsun ki en büyük hediyen bağımsızlığın,

Yaratıcılığın,

Soğuktan pespembe olan burnunun keyfine varabiliyor olman.

Bir şeyler yapmak için birilerine ihtiyacın yok,

Yalnız da varsın,

Keyifle.

Dergiler alıyorsun kendine köşedeki sıcak kitapçıdan,

Kolunun altında

Birde dergilerin şimdi. Giriyorsun pastel tonlarla dolu o kafeye,

Ve en sevdiğin kahve…
uzun süreli ilişkilerimden sonra ilk defa yalnız olduğum bir dönemdeyim ve doğal olarak kız arkadaşlarımla daha çok zaman geçirir hale geldim...

malumunuz konu dönüp dolaşıp piyasada adam kalmadığı, adamların hangi deliğe girmiş olabileceği ve bizim bu delikleri nasıl bulabileceğimiz konusuna geliyor. yalnız bakın erkek demiyorum etrafta bolca var, önemli olan adam olanını bulmakta...

günümüzde ki bır çok erkek ne istediğini bilmiyor,ilişkiye girmekten korkuyor yada gündelik ilişkileri tercih ediyor.

bir bakıyoruz adam aylarca peşimizde koşmuş, bize beklemediğimiz ilgiyi göstermiş olan erkeğe hadi deneyelim dediğiniz anda adam birden yok oluyor!!siz de aptallaşmış bir biçimde kalakalıyorsunuz!

diğer taraftan adam olanların hepsi çoktan kapılıp parmağına yüzük takılmış durumda...

*Herhangi bir sebeple boşanmış olanlar ise ya oldukça sorunlu ya da yine gündelik ilişki derdinde...

Sonunda gitgide büyüyen amazonlar ordusu olarak her yerdeyiz...